|
|
January 12
Alıntı
Nerdesin Ey Nebi…
Ey sevgili efendim nerdesin söyle Yüreğim öyle yaralı ki seni andım Nerede kaldı bıraktığın o şefkatin Seninle anılan gül, bitmeyen sevgin
Yüreğimiz yanıyor, her an seni anıyor İçimiz kanıyor, her an rahmetini arıyor Ümmeti Muhammet kaynıyor, dağılıyor Senin aşkınla yanıyor hasretine kanıyor
Ne olur ey Nebi bir ses katresi dahi kâfi Senin ümmetin olmanın kadrini bilemedik Bıraktığın emanetlere hiç sahip çıkamadık Dağıldık, şevksiz bir denize daldık kaldık
Ey Muhammet mücteba benim efendimsin Son elçisin, rahmet peygamberisin şerefsin Her şeyimizsin, nihayetimizsin şefaatçimsin Sen bilirsin, haber vermiştin peygamberimsin
Öyle mahzunum ki bilsen, hezeyanım hadsiz Nefsim bir rezalet içinde, eğitimsiz ya rasulallah Kalmadı meclisler, şuralar, müctehidler, önderler Tuğyan hadsiz, Müslüman desteksiz yalnız ve sensiz
Seni görmekten, Seni duymaktan aciz… Neredesin ey Rasûl, neredesin Yâ Rasûlallah?
Bu dava mahzun, bu dava garip, bu dava öksüz büyüdü. Bir Veysel, Seni tâ Yemen’den görürdü. Görürdü de, Senin dişini kıran o taşa üzülürdü, Üzülürdü de, sıkıntıdan kendi dişleri dökülürdü. Yâ Rasûlallah, Sen buyurmuştun ya hani, Yemen tarafına bakarak “Bu taraftan iman kokusu geliyor” diye… Bu yüzden o iman kokulu yâre, o göz nuru hırkanı bırakmıştın. “Kimdir bu yâ Rasûlallah?” diyenlere ise, “O beni görür ben de onu görürüm O Veysel’dir.” buyurmuştun…
Sen kâinatın yaradılış sebebi… Sen Adem’in affedilme nedeni… Sen Rabbin biricik sevgilisi… Hal böyle iken yâ Rasûlallah, Sen açlıktan karnına taşlar bağlıyordun… Bizler, daha Senin gibi, bir gün olsun karnımıza taş bağlamadık… Bırak taş bağlamayı… Sıcak döşeklerimizi terk edip bir gece olsun, Gönülden teheccüde kalkamadık… Vazgeçtik nafilelerden… Umut kestik ya… Ümmetin içinde farzları ihmal edenleri görüyor musun yâ Rasûlallah? Görüyorsun da içinde kırıklıklar mı oluşuyor? Neredesin ey Rasûl, neredesin yâ Rasûlallah?
Çok uzaklara bakıyorum… Görebildiğimin Bir gece vakti, düştün yine hiç çıkmadığın aklıma. Neredesin ey Rasûl? gözlerim hep yollarda. Bir damla yaş akar şimdi gözlerimden yanağıma… Neredesin ey Rasûl, neredesin Yâ Rasûlallah?
Sen yoksun ya yıkılası dünyanın içinde, Ne saatlerin kıymeti var benim için, ne de günlerin… Neredesin ey Rasûl? Kalmadı bu davaya sancaktar, Bırakıp kaçıyor, Menfaatini bulamayan sahtekâr.
Bizler çok değiştik, ya Rasûlallah Bizler kendimizi tanıyamaz hale geldik… Başımızı kaldırıp da Seni göremiyor, duyamıyoruz. Biliyorum Sen buradasın… “Gelin, ben buradayım” diyorsun… Bir yerlerden bana bakıyorsun… “Kimse kalmasa bile ben yeterim bu davaya!” diyorsun… Diyorsun, diyorsun da.. “Biz Ümmeti Muhammediz” diye övünenleren uzağına, Batan bir güneşin arkasında Seni arıyorum… Vefasızlar kervanından bıktım yâ Rasûlallah! “Beni arayan Kevser’e gelsin, Kevser’i isteyen kendine dikkat etsin…” buyurmuştun. Ya Rasûlallah… Hani Sen bir gün ashabınla dertleşiyordun… “Sizi kıyamette terler içerisinde görüyorum” demiştin… Onlar ki sahabeydiler… Sana kul köleydiler… Onları ter içinde gören gözlerin… Bizi hangi ateşin içinde görüyor yâ Rasûlallah… Görüyor da gözlerini görmemek için kapatıyor musun? Gel yâ Rasûlallah… Gel Efendim… Gel… Gel… Çok yalnız kaldık asırlardır… Hiçbir şey koymadılar vefasızlar Yiyip bitirdiler.
Anlatamadığım, Anlatmaya kelimeler bulamadım. Duygular var yüreğimde… Biliyorum bir Sen anlayabilirsin ancak bunu. Her gün aynı günahlara batıp gömülmekten bıktım yâ Rasûlallah! Yâ Rasûlallah, Sen bir gün Hazreti Ömer’e buyurmuştun ya, “Beni kendinden daha çok sevmedikçe İman etmiş olmasın…” Hal böyle iken yâ Rasûlallah Biz Senin aşkının yerine ne fâni aşklar koyduk, Kimlere Senin yerine “sevgili” dedik? Fâniler bu kadar çabuk mu alacaktı Senin yerini? Efendim… Yürekler unutuyor Seni… Fâni aşkların peşinden yürüyor ümmet… Halbuki yürüdüğü aşk değil, ateşten bir kafes! Gel yâ Rasûlallah… Gel Efendim… Gel… Gel
Esselatü vesselamü aleyke ya RASULALLAH
Esselatü vesselamü aleyke ya HABİBALLAH
Esselatü vesselamü aleyke ya Seyyidel evveline vel'ahirin,Veselamün alel mürselin.
Rahman'ın günahkar,aciz,gafil,gözü yaşlı kulundan mektup.
Sana mektup yazmak ha!..Sana seslenebilmek, Sana hasret çekemeden, Sana layıkıyla ümmet olamadan Günahlarımla seni üzerek,Yaratılan her zerrenin senin aşkınla yandığını idrak edemeden,utanmadan sıkılmadan sana mektup yazmak ha!...
Affet YA RASULLALLAH (sav). Affet sultanım. Cüretimi bağışla.
Bir gün seni özlemiş,sana olan hasretiyle yanmış tutuşmuş bir güzel kul tanıdım,yemek ikram etmişlerdi ona.Rabbim'in nimetlerine hamdederek başladı.Yüzündeki o parlaklık ne güzeldi. Ama gözlerinin altındaki kızarıklık,alnındaki kıvrımlar, sakalındaki bembeyaz kıllar,şakaklarına yağan karlar bir şeyler haykırıyordu YA RASULLALLAH.
Ümmetinden bir kul,Rahmanın güzel bir kulu.Gülüyordu çehresi, Nur saçıyordu. Yemek yiyorduk hep beraber,çok lezzetliydi.Dudaklarında daima bir kıpırdanma vardı, yemek yerken zorlanıyor zor yutkunuyordu, dertli kul.Yüzüne her bakışımda gözlerinin daima artan ışıltısı dikkatimi çekti.Ve birden ak düşmüş sakallarına doğru iki damla gözyaşını yolculuğa çıkardı.Ağlıyordu ihtiyar amca, gözyaşlarını saklama ihtiyacı hissediyordu. Ama gözleri coşmuştu bir kere, yemeği bırakıp yanına oturdum. Amca dedim:
-Rahatsız mısınız ? Bir şeyiniz mi var ?
-Hayır evladım iyiyim sağol ! dedi.
-Peki amca, niye ağlıyorsun ? dedim.
-Peygamberimiz (sav) aklıma geldi birden. Onu düşündüm ve ağlayıverdim kusura bakma.
Gözünün yaşını sildi,Elhamdülillah dedikten sonra çekildi sofradan. Kenarda bucakta bir yere oturdu, elinin tersiyle gözlerini siliyor ve cebindeki mendilini arıyordu. Ben de kalktım sofradan yeni demlenmiş çaydan getirdim ihtiyar amcama.Çayı karıştırırken elleri titriyor ve dudakları büzülüyordu.Mendiliyle tekrar sildi gözlerini.Çayını içti ve Rabbim'in selamı ile müsaade isteyerek ayrıldı yanımızdan. Düşünce idrakini yitirmiş bir hal içinde düşünüyordum. Adamcağız yemek yerken seni anıyor ve ağlıyordu YA RASULLALLAH (sav). Sana yakın olmanın verdiği coşkuydu gözyaşları.
Senin ümmetinden bir kul.Nasıl oluyor da seni görmeden, kokunu almadan,mübarek ellerini öpmeden sanki yanıbaşındaymışşın gibi seninle yaşıyor. Ben de anlamalıydım,çözmeliydim bu sırrı....
Seni YA RASULLALLAH (sav) evet seni tanımam,bilmem gerekiyordu. Ashab!ı Kiram efendilerimizin hayatından başladım işe. Onların hayatlarını okuyarak sana ulaşmalıydım YA RASULLALLAH (sav), okudum. Ebu Bekir Sıddık , Ali bin Ebu Talip, Hz. Ömer Hz. Osman,Hz. Talha,Hz. Bilal,Sad bin Ebi Vakkas, Hz. Hamza,Abdullah bin Revaha, Ebu Hureyre, Muaz bin Cebel...
Hepsini okudum YA RASULLALLAH (sav).
Şimdi seni okuyorum. Halık'ı zül celal Rabbim'in sevgilisi,biricik kulu.Senin nurunun hürmetine varolan ben seni arıyorum Ya RASULLALLAH (sav). Ömrümün sonuna kadar her nerede ve ne zaman olursa olsun seni hakkıyla tanıyamayacağımı biliyorum.Ben senin deven Kusva'ya aşık oldum efendim.Dayandığın hurma kütüğünün yerinde olabilmek için bin canım olsun feda ederdim.Yeter ki inleyeyim,sen beni okşarsın susarım. Yanımdan ayrılırsan tekrar inlerim YA RASULLALLAH(sav).
Ebu Hureyre(ra) sıcak bir günün öyle vaktinde evinden çıkıp mescide gelmişti. Sende oradaydın YA RASULLALLAH(sav) Açlıktan evinde duramayıp mescidine sana koşmuşlardı. Sen de aç idin. Günlerdir bir şey yememiş açlıktan zayıf düşmüştünüz. Hendek günü karnına iki taş bağlayan da sendin YA RASULLALLAH(sav). Bir deri parçasını temizleyip kızarttıktan sonra açlığını dindiren Sad bin Ebi Vakkas (ra) değil miydi EFENDİM.Bir hurma tanesini annesine saklayan Ebu Hureyre değil miydi?Bir avuç arpa ekmeğiyle yetinen HABİBULLAH sendin efendim. Ya ben midemin doluluğunun sarhoşluğuyla seni unutan ben değil miyim. Abdullah bin Revaha (ra) gibi elimdeki kemik parçasını fırlatıp ''ben hala bu dünyada yaşıyor muyum?''diyebilir miyim ? Senin ölümünle Hz.Bilal(ra) susmuştu.Bir daha ezan okumayacaktı.Kızgın çölde kayaların altında inlerken EHAD,EHAD diyerek senin nurunu görmüyor muydu YA RASULLALLAH(sav).
Sana nasıl kavuşacağız bilemiyorum.Günahlarımın derdiyle,hasretinin yangınıyla,Aşkının ateşiyle,sana ümmet olmanın sevinciyle arz ediyorum halimi. Sana gelmek var ölmeden önce, Şehrinde narına yanıp kül olmak var.Sana geldikten sonra bir daha dönmemek olsa (inşallah) yanında kalsam,ayak bastığın yerlere gömülsem. Kıyamete kadar yanında olsam.Toprağın altında dahi alırım kokunu YA RASULLALLAH(sav).
VE ÖLÜM...
Nikah saati :RABBİME ve SANA yolculuk.Tahta arabanın içinde keyifli seyahat....
Ölmeyi bilene kutlu olsun. EY DÜNYA!...
Anlat şimdi ayrılık acısını,Peygamber sana veda ederken çektiğin acıyı anlat.Bağır, durma, Haykır: VAĞLEMU ENNE FİKUM RASULLALLAH de...
O'nun vefat ettiği gün.Söyle ey dünya ne haldeydin.Her zerre O'nun ölümüyle yok olmak isterken sen nasıl raksettin.Yine sabahları güneşi davettin.Karanlığı nasıl kovdun.Söyleeeee...
Her gün raksedip dönmektesin değil mi ey dünya. Kainatta yalnız sen ONA kucak açtın,bu mutluluk senin değil mi. Güneş bile kıskanır seni ALLAH'ın Habibi yaşadı üzerinde. Ne kadar bahtiyardın o devirde varlığının şükrünü eda ediyordun. Denizlerin bir ayrı güzeldi O varken. Suların daha bir tatlıydı. Ağaçlar,dağlar , ovalar,bitkiler, kuşlar ve sen ey dünya ne kadar mutluydunuz.
Ama o gün:RABBİM (c.c.) çağırıyordu Habib'ini.
Rabbim'in emriyle Cebrail yanına geldi YA RASULLALLAH(sav),Azrail (a.s.) kapıda senden izin bekliyordu. Kisra nın sarayını aydınlatan nurunla gelecektin.
Sessizlik acımasız ve dert yüklüydü,
Aniden peygamberin dudakları kıpırdadı,
YÜCE DOSTA ,REFİK'İ ALA'YA
PEYGAMBER vefat etti.
Üsame seferden döndü,zafer müjdesiyle kavuşacaktı sana. Abi bin Ebu Talib'in dizine başını dayamıştın. Ölüm bile sana o kadar yakışmıştı ki, VUSLAT seninle güzel Kusva gözyaşlarıyla inlemekteydi. Hz. Ebu Bekir(ra.)geldi seni öptü öptü öptü....
Yokluğun acısıyla yanan gönüller, kardeşlerin, Seni çok özlediler Ya Rasullallah (sav)
Ben de özledim seni. Rüyalar da teselli bulan ümmetine şefaat eyle EY SEVGİLİ...
oldu. January 10
GÜVEÇTE AYVALI KUZU: 2 çorba k. sıvı yağ 1 çorba k. toz şeker 2 soğan 300 gr kemikli kuzu eti 2 ayva Tuz, karabiber 4 yaprak milföy 1 yumurta sıvıyağ HAZIRLANIŞI: Sıvıyağda kuzu etlerini alt üst kızartın.Daha sonra soğanları ekleyin. Biraz su vererek pişmeye bırakın. Etlerin pişmesine yakın küp doğranmış ayvaları ekleyin. Ayvalar da yumuşayınca tuzunu, şekerini ilave edin.Tek porsiyonluk kaplara paylaştırın. Üzerlerini milföy hamuru ile kapatıp yumurta sarısı sürün. Hamurlar kızarınca sıcak servis yapın.
TAVUK İSKENDER: Döneri için: 2 tavuk göğsü 2 çorba k. salça 3 çorba k. yoğurt 1 soğan 1 demet maydanoz kekik,tuz,karabiber,kırmızı biber zeytinyağı Üzeri için: 1 kase yoğurt 2 çorba k. salça 2 çorba k. tereyağı 2 biber 1 domates tuz, karabiber,kekik pide HAZIRLANIŞI: Önce gözleme hamurundan 4 beze ayırıp tırnak pide şeklinde pişirin. Döneri için bir gece önceden hazırlık yapmak gerekiyor. Tavuğun yarısını biftek şeklinde kesin. Diğer yarısını da kıyma haline getirin. Sosu için salça ve yoğurda karıştırın. Tuz,karabiber ekleyin. Kıymanın içine soğanı rendeleyin ve maydanozu kıyın. Tavuk bifteklerinin arasına önce sostan sürün daha sonra kıymadan koyun. Böylece üst üste tüm malzemeyi koyun. Streç filmle iyice sarıp buzluğa kaldırın. Ertesi gün kesilebilecek kadar yumuşayınca keskin bir bıçakla incecik kesip teflon tavada pişirin. Tırnak pideleri küp küp kesip servis tabağının altına serin.Üzerine tavuk döneri koyun. Tabağın etrafına yoğurdu dökün. Tavukların üzerine sotelenmiş biber ve domatesleri koyun. Domates sosu ve ardından da tereyağını üzerine döküp sıcak servis yapın.
PAZILI KÖFTE: yarım kg pazı yarım kg yoğurt 2 diş sarımsak 2 su b. ince bulgur 1,5 su b. un 2 çorba k. tereyağı 1 çorba k. biber salçası 1 soğan kırmızı biber,tuz HAZIRLANIŞI: Önce bulguru kapaklı bir kaba alıp üzerine sıcak su dökerek demlenmeye bırakın. Diğer tarafta sıvıyağda soğanı ve ardından da doğranmış pazıları ilave ederek soteleyin. Bulgur demlenince üzerine unu,biber salçasını arzuya göre reyhan,tuz ve karabiber ilave ederek yoğurun. ara ara sıcak su ilave ederek köfte kıvamına getirin. misket büyüklüğünde köfteler yapıp sıcak suda haşlayın. Tabağın altına pazıyı dökün. Üzerine sarımsaklı yoğurdu onun üzerine de köfteleri yerleştirin.En son biberli tereyağı döküp sıcak servis yapın.
ALTIN PİLAVLI BİFTEK: eti için: 750 gr.biftek tuz toz kırmızı biber tane karabiber sıvıyağ pilavı için: 2.5 su b.pirinç 1 su b.et suyu 1 kase mısır 1 tatlı k.safran tuz sıvıyağ üzeri için: 4 soğan HAZIRLANIŞI: Etin üzerine toz kırmızı biber ve tane karabiber koyun.Tavada alt üst çevirerek 5 dakika pişirip fırın kabına alarak iyice pişirin. Bu arada sıvıyağda pirinci kavurun. Üzerine su ile ıslatılmış safranı, mısırları ,tuzu ve etsuyunu ekleyin. Suyunu ayarlayıp pişmeye bırakın. soğanları sıvıyağda soteleyin. Karamelize olunca biraz tuz da ekleyin. Pilav pişince bir kalıpla şekil verip servis tabağına alın. Üzerine biftekleri dilimleyin.en son soğan halkalarını da üzerine koyup sıcak servis yapın...
MALZEMELER:
yarım kg. hindi biftek 50 gr. pastırma 4 çorba k. labne p. sıvıyağ,tuz karabiber
Garnitürü için: 2 adet patates 1 soğan tuz, karabiber zeytinyağı Hazırlanışı: Önce hindi gögüs etinden yapılmış
bifteklerin üzerine peyniri sürüp birer
parça pastırma koyun. Rulo şeklinde
sarıp kürdanla tutturarak fırında pişirin. Diğer tarafta patatesi rendeleyin.
İçine soğanı da doğrayıp tuz,karabiber
ilave ederek teflon tavaya bastırın.
Alt üst çevirerek kızartın. Bu patatesin
üzerine hindi rulolarınızı koyarak servis yapın.
MALZEMELER:
1 tavuk gögsü 1 dal adaçayı 1 çay b. kırmızı mercimek 1 çorba k. ince bulgur 1 dilim limon 1 havuç 1 sap yeşil soğan 1 tutam derotu,maydanoz HAZIRLANIŞI: Kırmızı mercemeği ve rende havucu tencereye alın. Sıvıyağda soteleyin. Üzerine biraz su verip pişmeye bırakın. Pişmesine yakın bulguru ,ince
doğranmış soğanı ekleyin. Pişince servis tabağına
alın. Diğer tarafta tavuk gögsünü teflon tavada
birkaç yaprak ada çayı ile birlikte pişirin.
Dilimleyerek mercimeğin üzerine alın. Limon maydanoz ve dereotu ile süsleyin.
Tarih: 2/1/2008
MALZEMELER:
Yarım kg et 1 soğan 1 biber 2 domates 1 çorba k. salça 1 tatlı k. un 1 tatlı k. biber salçası 1 kase sebze kurusu
Üzeri için: 5 patates 1 çorba k. tereyağı tuz,kırmızı biber, kekik HAZIRLANIŞI: Kuru sebzeler sıcak suda 10 dk kadar
bekletilir.Tencereye sıvı yağ alınır. Üzerine
etler ilave edilerek kavrulmaya başlanır.
soğanlar ve biberler doğranır.soğanlar ete
ilave edilir. daha sonra biber ve domates salçası ilave edilir.doğranmış biber ve domatesler
de ilave edilir.ve biraz pişirilr. daha sonra kuru
sebzeler ilave edilir.un da eklenip karıştırılır.
Su ilave edilerekpişmeye bırakılır. Sos koyulaşıp
malzemeler pişince bir fırın kabına aktarılıp
haşlanmış halka patatesler üzerine dizilir. tuz,toz
kırmızı biber serpilip üzeri kızarana kadar fırında
pişirilir.
ACILI TAVUK KANATLARI: 1 kg. tavuk kanat
Sosu için: 1 soğan 2 domates 3 diş sarımsak pulbiber,kekik,soya sosu su tuz, karabiber HAZIRLANIŞI: Tavuk kanatlarını tuz ve karabiber ile ovun. Önceden ısıtılmış 180 derecelik fırında pişirin. Sosu için soğan,sarımsak ve küp kesilmiş domatesi tavaya alın ve bir soso elde edin. Fırından kızarmış olan tavuk kanatlarını çıkartın. Servis tabağına alın üzerine sosu ekleyerek servis edin.
HARPUT KÖFTESİ yarım kg kıyma 1 kuru soğan 1 su b. ince bulgur 1 çorba k. salça 1 çorba k. biber salçası mor reyhan yarım demet maydanoz sos için: 1 çorba k. salça 1 çorba k. tereyağı tuz,pulbiber su HAZIRLANIŞI: Karıştırma kabına kıymayı alın.Üzerine 1 su bardağı ince bulguru ekle.Üzerine domates salçayı ve biber salçasını ilave edin.Üzerine kuru reyhanı ve 1 adet soğanı rendeleyin ve elinizle yoğurun. Maydonozu ince olarak kıyın.Kıymalı karışıma ekleyip yoğurun. Köfteleri elinizle yuvarlayın ve ortasını hafifçe bastırın. Köfteleri bu şekilde hazırlayın. Sosu için tencereye 1 çorba kaşığı salça 1 çorba kaşığı tereyağ,tuz,pulbiber ve üzerine su ekelyerek bir sos elde edin. Sosun içine hazırladığınız köfteleri ekleyin. Köfteleri sos ile beraber pişirin.
ETSİZ ÇİĞKÖFTE: 2 su b. köftelik bulgur 2 soğan 1-2 diş sarımsak 2 çorba k. domates salçası 2 çorba k. biber salçası 2 çorba k. zeytin yağı pul biber karabiber kimyon 5-6 dal taze soğan Yarım demet maydanoz Tuz HAZIRLANIŞI: Karıştırma kabına isotu alın.Üzerine soğanı rendeleyin. Üzerine ince kesilmiş sarımsakları ekleyin. Üzerine domates ve biber salçası ekleyin. Baharatları ekleyin. 2 su bardağı bulguru ekleyin.Nar ekşisi ve zeytinyağını ekleyin. Elinizle yoğurun. Servis tabağına etsiz çiğ köfteyi alın. Üzerine taze soğan ve maydonoz ekeleyin. Kıvırcık ile servis edin.
September 11
Namaz Kılıyor Musun?........
Namaz kılıyor musun?
Lütfen burada yazdıklarımı sonuna kadar okuyun ve biraz düşünün...
Neden namaz kılmıyorsun???
namaz kılmamak için bir sebebin mi var yoksa?
ne olabilir ki namazdan önemli olan sebep???
dur ben tahmin edeyim:
namaz kılacak vaktin yok değil mi?
ama onların da yoktu...

ya bedir savaşına ne demeli:
savaş hiç durulmuyordu aksine gittikçe kızgınlaşıyordu, bu arada ikindi vakti çıkmak üzereydi, ama kılacak zamanda yoktu karşında en az on katın düşma vardı. kenara çekilipte namaza duramazdın, yada namazı kılmıyacaksın di mi ben ce en kolayı bu... ya onlar ne yaptı Peygamberimiz 300 kişilik ordusun ikiye ayırdı yarısı geriye çekildi diğer yarısıdaha ileri atıldı ve daha bir kuvvetle savaştı, ve geriye çekilenler Peygamberimizin imamlığında namazı kıldılar, bitince de digerleri ile yerdeğiştirip onlar savaşmaya başladı diğerleri geri çekilip yine Peygamberimizin imamlığında namazı eda ettiler...
sence onların zamanı varmıydı? ya da bunların...


ama o zaman bu yoktu değil mi?

yada bu


eee tek sebebin bu mu yani? başkaları da yok mu?
hem vakit bulsan bile nerde kılacaksın ki namazı yer yok ki evde değilsin zaten başka yerde yok değil mi?
sence onların yeri var mı?


buda tutmadı başka yokmu bahanen?
yada yolculuk yapıyosundur değil mi, kılacak yer yok ki olsa kılardın...
peki onların var mı?


buda olmadı galiba?
yada çok yoğunsundur, çok işin vardır hiç ayıracak vaktin yoktur değil mi?
onların da işi çok ama bi on dakika ayırabiliyorlar

ama senin bir dakikan bile yok değil mi?
bir düşün bakalım bu kadar vakti ne için harcıyosun, dünyalık için değil mi? iyi para kazanıyım, rahat yaşıyım, param pulum olsun hepsi bunun için mi? bir daha düşün sen önce kim götürmüş bir bez parçasından başka bir şey, orada rahat etmek için kim biriktirebilmiş veya götürebilmiş kazandıklarını? oraya gittiğinde ilk sorulacak soru ne biliyor musun?
yaa o zaman ne cevap vereceksin, vaktim yok diyemezsin, yer bulamadım diyemezsin, işim vardı diyemezsin değil mi?
belki şunu dersin: "bu kadar çabuk beklemiyordum ölümü yoksa kılacaktım ileride namazımı kaza namazıda kılacaktım"...ama senin yaşın genç daha yaşlanınca kılarsın değil mi hem o zaman bol bol vaktinde olacak, ya yaşlanmazsan...
ya sen namaz kılmadan, senin namazını kılarlarsa...

bunlar kadar gençmisin sen,ama bak onlar kılıyor neden?

namaza yetişmek için koşan bir çocuğa Hz.Ömer "sen daha çocuksun bu kadar telaş etmene gerek yok sen daha küçüksün namaz sana farz değil"demişti, ve çocuk demişti ki:"Amca, amca! Bu işin büyüğü küçüğü olur mu? Daha dün mahallemizde bir çocuk öldü. Üstelik benden de küçüktü. Ölüm denen gerçeğin büyük küçük ayırdığı yok. En iyisi her yaşta buna hazır olmalı. Hem bu yaşta Namaza alışmazsam, büyüyünce kılmak zor gelebilir."
sen hala gencim de...?
aaa olmadı hastasın değil mi onun için kılamıyorsun, özür dilerim...
ama iyileşmen için namaz kılman gerektiğini biliyor musun? öyle dememiş mi Peygamberimiz"namazda şifa var" kalk bir kıl bakalım namazın hastalığın kalıyor mu o zaman???
bak oda hasta üstelik kaç yaşına gelmiş...(HİÇ UNUTMAM DEDEM ÖLÜM DÖŞEGİNDE DAHİ KILIYORDU)


ama ayakta duramıyosun değil mi? oturarak kıl, oturamıyosunda(yatalaksın) kafanla kıl o zaman, yoksa tamamen felç mi geçirdin (şimdi yıttın galiba) zannetme ki yırttın o zaman da gözlerin kıl bak bu kadar kolaylık var, eminim başka bahanelerinde vardır...değil mi?
yaaa boş ver hem sen niye namaz kılacaksın önemli olan kalp değil mi? senin kalbin temiz kılsan ne olacak ki?
O Güzeller Güzelinin kalbi kapkara mıydı, pislik içinde miydi de, ayakalarının altı şişinceye kadar namaz kılardı?
eee gördün mü kalbin Efrendimizin kalbinden de mi temiz acaba???
değil, değil mi?
bu da olmadı var mı başka bahanen kalmadı mı yoksa uyduracak bir şeyler?
tamam hepsini kılamıyorsun bari bir iki vakiti kıl olmaz mı?
oda mı yok?
bahanelerini dinleme(me)k isterim veya dur bunlarıda ben tahmin ediyim...
sabah namazına uyanamıyorsun, sabahın köründe kim kalkacak ki uykunu mahvedeceksin değil mi?
ya böyle bir ilan görsen ne yapardın acaba?

ama gitmezdin değil mi değmez onun için felan uykunu bozmana, sen mi gitmeyeceksin yalan bari söyleme ilk sen olmak için geceyi orda geçirirdin...
olmadı, gelelim öğleye, off öğle vakti o kadar telaşede namaza vakit mi ayırcaksınbir sürü işin gücün var yetişemiyorsun zaten, bir de namaz hiç olmaz bu kadar işin arasında namaz mı olur?

ama yemeğini yemeden öğleyi geçirmiyorsun belkide zevkini çıkara çıkara 1 saatte yiyosun yemeği değil mi, yemek daha önemli değil mi???
ya ikindin ne olacak??
dur şimdi zaten yoruldun bütün gün işler hala bitmedi bu yorgunlukla namazını felan kılamazsın, ama dedim ya az önce bir daha diyeyim ne demiş Peygamberimiz"hasta mısın, yorgun musun, çaresiz misin,... o zaman namaz kılda geçsin bunların hepsi...
ya akşam namazı???
oooo sende yaaa daha eve gidilecek, yemek yenilecek, zaten akşam vaktide kısa yetişemiyorsun değil mi?
evine 10 dakika sonra girsen ne olacak kaçmıyor ya ev, ama vakit gidiyor bir daha bulabilecekmisin o vakti???
yatsı namazını hiç sormuyum değil mi?
o saatte namaz mı kılınır insanın uykusu geliyor uykulu uykulu namaz kılınmaz ki...
ama nedense başka zamanlar uykun gelmiyor, mesela bunlara bakarken hiç uykun gelmiyor değil mi?


eee bunlarda olmadı vakitlerin birinden bile sıyıramadın yakayı,var mı başka bahanen benim aklıma bu kadarı geliyor, seninde aklına gelmiyor değil mi? kalmadı çünkü başka bahane... aslında var ben sana söyleyim mi üstelik bu sefer kesin kurtulursun namaz kılmaktan(zaten kılmıyosunda) üstelik bir tane değil, ne mi dur söyleyim:
1 : ÖLÜ İSEN
2: DELİ İSEN
3: ÇOCUK İSEN
4: HAYVAN İSEN
5: KAFİR İSEN
ne dersin sıyırdın bu sefer ha?
ama yok, nasıl olur sen ölü veya deli değilsin, üstelik kocaman adamsın ve insansın, Allah korusun kafirde değilsin eee demek ki neymiş namazdan kurtulamazsın................
sana sesleniyorum ey insan boşver sen nefsini o zaten hiç namaz kılmak istemez ki sen dinleme onu bak yukarda birden sıraladı bahaneleri sonuç ne peki? koskoca bir hiç. yani gel namazını kıl uyma sen ona yoksa sende mi uyduracaksın bahane ama kalmadı ki bahane, niye mi namaz kılacaksın? dur onuda söyleyim:
sen müslümansın degil mi?(elhamdülillah) eee kanıtın ne nasıl ispatlarsın bana müslüman oldugunu, tabi ki namaz kılarak islam demek namaz demektir namaz dinin direğidir onun için...
bir de gözünü çevirde bak etrafına

bu güzellikleri Yaratan övülmez mi, ona sana verdiği binlerce nimet için şükredilmez mi, tabi ki şükredilir bu da en güzel şekli olan namazla olur, hem sen namaz kılmakla Allah ’ı yüceltemezsin O zaten Yüceler Yücesi , sen ancak Rabbimin katında kendini yüceltirsin...
tamam sen boşver hepsini sen bunlara da mı acımıyorsun

Yüce Allah buyurmuyor mu:
"namazdan sonra edilen dua reddolunmaz" diye, haydi onlar için başka bir yapmıyorsun(yapamıyorsun) madem en azından dua et...
hem bak doğada herşey ona secde ediyor sen daha ne duruyorsun



şimdi gel ne dersin artık başlayalım mı namaza? haydi mevlanaca namaz kılmaya var mısın??
onun gibi secde ede ede seccadeyi lime lime etmeye var mısın?
veysel karani gibi geceleri gündüzleri namazla geçirmeye var mısın? öyle güzel bir namaz kılarmış ki mübarek bir geceyi sadece kıyamda, bir gece sadece ruküda, bir gece sadece secdede geçirirmiş... Hz. Ali gibi, savaşta yediği okun acısından çıkaramıyorlar, ancak Hz. Ali namaza durunca çıkarıyorlar hem de kılı bile kıpırdamıyor, soranlara da "biz namaz kılarken can kuşumuzu salıveririz" demiş, var mısın böyle namaz kılmaya?,
Hz.Rabia gibi, gözlerinde yaş kalmayıncaya kadar namaz da ağlamaya var mısın?
ve O GÜZELLER GÜZELİ, namazı en güzel kılan O kimse onun gibi Kılamazdı, varmısın onun ümmeti olarak namaz kılmaya?
biliyorum sen onlar gibi namaz kılamazsın, onlar gibi olsan zaten bahane uydurmaz, namaz kılmak için kendine yollar arardın bu zamanda...nasıl mı namaz kılacaksın?
öyle bir namaz kılacaksın ki ezanı okuyan Bilal-i Habeşi olacak, namaz kıldığın yer Mescid-i Haram(KABE) olacak ve imamın Hz. Muhammet Mustafa olacak ve Hz. ebubekir, Hz. Ömer, Hz.Osman, Hz.Ali ve sahabeyle birlikte namaza duracaksın....
öyle bir namaz kılacaksın ki, sırat köprüsünün üzerinde olacaksın aşağısı cehennem ve karşında YÜCELER YüCESİ Allah TEALA ve meleklerle saf tutarak...
öyle bir namaz kılacaksın ki mevlana’ca:

Namaza tekbirle girmek,"İlahi,biz Senin huzurunda kurban olduk !" demektir. Tekbir getirerek kurban kesildi ğibi, tekbirle namaza başlamak da, "Allah ’ım canımız Sana feda olsun!" anlamındadır.
Namazda kıyama durmak, Allah ’ın huzurunda kıyametteki muhasebeyi hatırlatır. Kul, biraz sonraki hakkıyla yerine getiremediği kullundan ve işledği günahlardan dolayı, utancından ayakta durmaya dermanı kalmaz, rükuya eğilir.
Başı rükuda iken"Hakk’ın suallerine cevap ver" diye İlahi ferman gelir. Kul, rükudan başını mahcup olarak kaldırır. Ayakta duramaz, yüzüstü secdeye kapanır.
Tekrar ona,"Secdeden başını kaldır! Yapmış olduklarından haber ver" diye ferman gelir. O, yine mahcup bir halde başını kaldırsa da, tekrar yüz üstü kapanır.

Aslında sen namazı Kabe de kılıyorsun biliyor musun? evet sen o safın içindesin aslında, ilk saf Kabe’nin etrafını çeviren ilk halkadır ve sende gittikçe büyüyen bu halkanın içindesin bu safın içindesin sen namazı orda kılıyorsun sadece biraz arka saflardasın o kadar, inşAllah ön saflarda da kılmak nasip olur...
var mısın böyle namaz kılmaya?
hadi ey kalbim durma artık tövbe et ve Yaradanına en güzel hamdını sun, temizle kalbini pislikten, dünyalıktan ve kula yakışır bir şeklide MEVLA’ya yaklaş...
hadi be ruhum hadi be kalbim uymayın siz o nefsime o hep konuşur ve sizi kötüye götürür, siz ondan güçlüsünüz, siz ona hükmedersiniz hadi kırın onun gücünü
biliyorum yapacaksın sen bunu hadi o zaman bak Bilal-i Habeşi ezanı okumaya başladı
haydi şimdi namaz zamanı, haydi şimdi kurtuluş zamanı...
KURTAR KENDİNİ...
Alıntı
cennet köşkleri
Dünyadaki güzellikler dünya şartlarında ne kadar mükemmel olurlarsa olsunlar, yine de kaçınılmaz olarak pek çok kusurları bulunur. Dolayısıyla dünyadaki en güzel köşk bile cennet köşklerinin yanında son derece gösterişsiz kalır. Herşeyden evvel zamanın, dünyada sahip olunan pek çok güzellik üzerinde bozucu ve yıpratıcı etkisi vardır. Örneğin herhangi bir köşk hiç kullanılmasa bile, kendi haline bırakıldığında zaman içinde yıpranır. İçindeki eşyalar eskir, nem ve rutubetin etkisiyle küflenir, çürümeye yüz tutar. Döşemelerdeki dayanıklılık zamanla azalmaya, kumaşların renkleri solmaya başlar. Ayrıca eşyaların üzerlerini yoğun bir toz tabakası kaplar ve etrafı örümcek ağları sarar. Böylece bu gösterişli mekan zaman içinde yaşanamayacak hale gelir. Cennet mekanları ise tüm bu eksikliklerden, zamanın yıpratıcı etkilerinden uzaktırlar. Kuran'da cennet köşklerinden bahsedilirken bu köşklerin altlarından ırmaklar aktığı, yüksek ve güvenli yerler oldukları bildirir
İman edip salih amellerde bulunanlar; onları, içinde ebedi kalıcılar olarak, altından ırmaklar akan cennetin yüksek köşklerine muhakkak yerleştireceğiz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir. (Ankebut Suresi, 58)
Bizim Katımız'da sizi (Bize) yaklaştıracak olan ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. İşte onlar; onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükafaat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler. (Sebe Suresi, 37)
Peygamberimiz (sav)'in bir hadisinde ise cennet köşkleri şöyle tarif edilir:
Gurfeler (cennet köşkleri) kırmızı yakut, yeşil zebercet (zümrüt) ve beyaz incidendir. Onlarda hiçbir kusur ve ayıp yoktur. Cennet ehli bunlara, sizin gökte, doğu ve batıdaki parlak yıldızlara baktığınız gibi bakarlar...
Hiç şüphesiz Allah, iman edenleri ve salih amellerde bulunanları altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler; ordaki elbiseleri ipek(ten)tir. (Hac Suresi, 23)
|
Peygamberimiz (sav)'in döneminde çevresinde bulunan insanların bazılarının görgü ve kültür seviyeleri düşüktü. Bu kişilerin ince düşünceli olmadıkları, rahatsızlık verebilecek tavırları hesaplayamadıkları bazı ayetlerden anlaşılmaktadır. Örneğin evlere ön kapılarından değil de arka kapılarından girdikleri, Peygamberimiz (sav)'in evine yemek saatinde geldikleri ya da uzun uzun konuşup Peygamber Efendimizin vaktini aldıkları ayetlerde bildirilmektedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) ise, son derece ince düşünceli, nezaketli, sabırlı, bu kişilere hoşgörü ile yaklaşan, içli ve çok medeni bir insandır. Çevresindeki kişilerin rahatsızlık verici tavırlarını her zaman güzellikle uyarmış, onların gönüllerini almış ve büyük bir sabır ve emekle onları eğitmiştir. Ve bu ahlakıyla da tüm müminlere çok güzel bir örnek olmuştur. Sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Rabbimiz, Peygamberimiz (sav)'e bu konuda da yardımcı olmuş, onu ayetleri ile desteklemiştir. Bu konudaki ayetlerden biri şöyledir:
"Ey iman edenler (rastgele) Peygamberin evlerine girmeyin, (Bir başka iş için girmişseniz ille de) yemek vaktini beklemeyin. (Ama yemeğe) çağrıldığınız zaman girin, yemeği yiyince dağılın ve (uzun) söze dalmayın. Gerçekten bu, peygambere eziyet vermekte ve o da sizden utanmaktadır; oysa Allah, hak (kı açıklamak)tan utanmaz." (Ahzap Suresi, 53)
Sahabelerin birçok rivayetinde de Peygamber Efendimizin nezaketli, ince düşünceli tavırlarına örnek verilmektedir. Peygamber Efendimiz, hem bir peygamber olması, hem de bir devlet başkanı olması itibariyle, her kesimden insanla sürekli irtibat halinde olmuş; devlet ve kabile reislerinden zengin kimselere, fakir, zayıf, kimsesiz yetimlerden kadın ve çocuklara kadar herkesle görüşmüştür. Tüm bu sosyal yapıları, yaşayış tarzları, huyları, alışkanlıkları birbirinden tamamen farklı olan insanlarla, her alanda iyi bir diyalog kurmuş, hepsinin gönlünü hoş tutmuş, her birine karşı nezaketli, anlayışlı, sabırlı ve güzel bir tavır göstermiştir. Peygamber Efendimizin çevresinde bulunan yakın sahabelerinin aktardıkları olaylardan da anlaşıldığı gibi Peygamber Efendimiz, "son derece nazik, nezih, zarif, latif ve ince düşünceli" idi. Edep, terbiye ve görgü kurallarını hayatında en güzel ve en ideal şekliyle uyguluyordu.
Hz. Ayşe (ra), "Resulullahtan daha güzel ahlâka sahip hiç kimse yoktur. Ashabından ve ailesinden birisi kendisine seslenince, 'Buyurun' diye karşılık verirdi. Bu sebeple Allah, ona, 'Sen yüksek bir ahlâk üzeresin' buyurmuştur" diyerek Peygamber Efendimizde gördüğü güzel ahlakı anlatmıştır.
Peygamber Efendimizin evinde yetişen ve yıllarca ona hizmet eden Hz. Enes (ra), Peygamberimiz (sav)'in eşsiz nezaketini şöyle anlatmıştır: "Kendisine bir şey soranı can kulağıyla dinler, soruyu soran yanından ayrılmadıkça, onu terk etmezdi. Resulullah ile bir kimse tokalaşırsa veya bir kimse tokalaşmak için elini uzattığında, karşısındaki kişi elini çekmeden Resulullah elini çekmezdi. Biriyle yüz yüze gelince de, karşısındaki, yüzünü çevirip ayrılmadıkça Resulullah o kimseden yüzünü çevirmezdi. Önüne oturan kimseye hiçbir zaman ayaklarını uzatmazdı. Karşılaştığı kimseye önce kendisi selâm verirdi. Ashabıyla tokalaşmaya önce kendisi başlardı." "Sahabîlerine güzel unvanlar verirdi. Hz. Ali'ye 'Ebû Turab', bir başka Sahabîsine 'Ebû Hüreyre' gibi lâkaplar vermişti. Onlara şeref kazandırmak için, hoşlarına giden isimle çağırırdı." "Kimsenin sözünü kesmezdi. Konuşmasını yarıda bırakmazdı. Konuştuğu kişi sözünü bitirmeden yahut gitmek üzere ayağa kalkmadan sohbetine devam ederdi. "Resul-i Ekrem'e on sene hizmet ettim. Vallahi, bana 'Öf' bile demedi. Yapmakta geciktiğim veya yapmadığım bir emrinden dolayı beni azarlamadığı gibi, ailesinden azarlayan olursa, onlara da, 'Ona dokunmayın. Bu işi yapması takdir edilmiş olsaydı yapardı' buyururdu." "Bir gün bir iş için bir yere gitmemi emir buyurdu. Huzurlarından çıktıktan sonra sokakta birkaç çocuğun oynadığını gördüm ve onları seyretmeye daldım. Derken arkadan birisi iki eliyle başımı tuttu. Döndüğümde baktım ki, kendisi. Gülüyor. Bana: 'Enesçiğim sana söylediğim yere gittin mi?' dedi. 'Hayır, daha gitmedim, gideceğim' dedim. 'Ben ona senelerce hizmet ettim. Vallahi bir defa olsun yaptığım bir iş için 'Niçin yaptın?', yapmadığım bir iş için 'Niçin yapmadın?' dediğini hatırlamıyorum." Peygamberimiz (sav) hayatı boyunca binlerce insanı eğitmiş, dini, güzel ahlakı bilmeyen insanların güzel tavırlı, ince düşünceli, fedakar, üstün ahlaklı insanlar olmalarına vesile olmuştur. Kendisinden sonra da sözleri, tavrı ve ahlakı ile milyonlarca insanın eğitimine vesile olan Peygamberimiz (sav), çok hayırlı bir yol gösterici ve eğiticidir.
YETIM KIZ " VIDEO KLIBI IZLEMEK ICIN PLAY TUSUNA TIKLAYINIZ..

Dar Mekke sokaklarında iki kişi. Ebu Talib, bir çocuğun elinden tutmuş olarak evinin yolunda..
Bu çocuk, önce babası, sonra annesi, sonra dedesi ölen; ve şimdi, amcası Ebu Talib'e kalan kainatın varlık sebebi...
Amca, bir fakir adam.
Bütün serveti, üç beş deve olmasına mukabil, kalabalık sayıda çoluk çocuğu var. Dürüst bir insan. Geçim sıkıntısında ama cömert. Cahiliyet zamanın çirkin adeklerine bulaşmamış güzel huylu biri. O da babası gibi ağzına içki koymamış.
Yoksulluğuna rağmen de kavminin reisi Böyle bir şeye o güne kadar tesadüf edilmiş değil. Bir insanın milletinin başına geçebilmesi zengin olma şartına bağlı.
Ebu Talib, babasının vasiyetine tam tabi. Sözünün eri, Yeğenin gözü gibi koruyor. O'nu öz çocuklarından dahi çok seviyor. Öyle bir sevgi ki, gıpta etmemek mümkün değil.
O, elini uzatmadan yemeğe başlamıyor.
O, Gelmeden sofra kurulsa:
-Durun, iyor; oğlum gelsin! Sofraya uzanan eller, geri çekiliyor ve herkese beklemeye başlıyor.
Onu yanına almadan uyumuyor:
Sevgili Peygamberimiz:
-Sen hayırlı ve mübareksin, diyerek iltifat ediyor.
Ne doğru... Hem hayırlı, hem mübarek. Eğer sofraya ilk el uzatan bu mübarek çocuk olmamışsa, yemek kifayet etmiyor ve hane halkı aç kalkıyor. Ama ilk başlayan o ise; yemek artıyor bile. Bir kase sütten mbiraz içse, kase, herkese yetene kadar tükenmiyor.
Efendimiz, her yaşta edeb timsali; sofra kurulduğunda Ebu Talib'in çocukları, hemen yemeğe başladıkları halde; O, vaktini bekleyerek sofra adabına dikket ediyor. Bu sebeple Ebu Talib, yeğenine bazen de ayrı sofra kurduruyor.
İşte bu fakir evde O, sallallahü aleyhi ve sellem, geldikten sonra mala mülke bereket düştü. Her şey artıyor, her şey çoğalıyor.
Ebu Talib'in evinde yokluk, yerini bolluğa terkederken; Mekke başka mbir hali yaşıyor. Kuraklık ve kıtlık, bir salgın hastalık gibi hurmaları solduruyor, derelerin suyunu çekiyor, yeşil tarlaları sarartıyor ve nihayet kilerleri, mutffakları tamtakır ediyor. Dağlar ve ovalar, "su" diye inliyor gibi.
Bu arada her kafadan mbir ses geliyor. Her Mekkeli, aklının erdiği kadar bir şeyler söylüyor:
-Hayır, Lat olur mu? Ancak Uzza, bu kuraklığa çare bulur.
-Hayır hayır! En iyisi Menat'ın önünde diz çökelim.
Konuşmaları dinleyen bir ihtiyar, kalabalığı titreten gür sesle:
-Yazıklar olsun! Aranızda İbrahim Peygamber evladları varken; siz hala nelerden medet umuyorsunuz?
İhtiyarın hakim sesi ahaliyi toparladı.Ne demek istediği belliydi.Doğru Ebu Talib'in kapısına geliyorlar:
-Ey Ebu Talip!Kıtlığı görüyorsun.Çöl bile yağmura hasret...Bir damla su yok.Çocuklarımız ölmeye,hayvanlarımız kırılmaya yüz tuttu.Gel,yağmur duasına gidelim.Neslinin bereketine belki yağmur yağar.,..
Ebu Talip,evden çıkıyor.Yanında güneş yüzlü yeğeni.Önde Ebu Talip ve Sevgili Peygamberimiz,arkada kalabalık,Beytullah yolundalar.Hava müthiş sıcak.Gök cilalanmış gibi dupduru.Bulut namına birşey yok.
Ebu Talib,sırtını Kabe duvarına dayadı.Mübarek çocuk da bir eliyle Kabe'nin örtüsünü tutarken,öbür elinin şahadet parmağını cilalı mavi göğe doğru uzatıyor...Hayret,hayret,hayret.
O süpürülmüş gibi bulutsuz olan göğü,bulutlar,yeme koşan kocaman kuşlar gibi bir anda dolduruyor.Ve şimşekler,yıldırımlar.Peşinden de şakır,şakır,şakır yağan yağmur.Öldüren hasret bitip,dağ-taş suya kavuşuyor.Her taraftan derecikler koşturuyor.
 Ebu Talib'in çocukları,sabahları kalktığında,saçları dağınık,gözleri çapaklı olduğu halde,Sevgili Peygamberimizin cennet kokan saçları taranmış,mübarek gözleri sürmelenmiş olarak pırıl pırıl bir yüzle uyanıyor.
Ebu Talib'le aziz yeğeni bir sahradalar.Amca,bir ara susuzluktan mecalsiz kalıyor ve dudaklarından gayri ihtiyari:
-Su,susadım diye kelimeler dökülüyor.
Bunu işiten merhamet sultanına bir mucize.
Ebu Talib,anlatıyor:
-Susadım,deyince yeğenim,hemen dizleri üstüne yere oturdu.Oturur oturmaz,topuklarının,kumlara değdiği noktadan bir pınar kaynamaya başladı.Cenab-ı kibriya kenara çekiliyor,Ebu Talib,kana kana içerek susuzluğunu dindiriyor...
Devrin adetine göre,zaman zaman Mekke'ye "kaif" denen kimseler geliyor.Bu kaifler,ensanların görünüşlerinden manalar çıkarıp istikballerine dair tahminlerde bulunuyorlar.Her gelişlerinde fakir-zengin,bütün tabakalardan halk,çocuklarını getirerek onların önündeki uzun zamanı bilmek,meçhul istikamet perdesini aralamak istiyorlar.
Bakın yine şehrin meydanlık yerinde bir kalabalık var.Bir adamın başına toplanmış olanlar,ondan çocuklarına dair sırları soruyorlar:
Bu adam,Ezd-i Şenue kabilesinden bir kaiftir.Oraya gelmiş bütün herkese cevaplar veriyor.
Fakat kaif,birden değişiyor.Önündekilerin üstünden aşağı bakışları,dinleyenlerin en dışında kendisini seyreden bir çocuğa takılıyor.
"Kaif"haberini duyan Ebu Talib de sair Mekke seçkinleri gibi,yeğenini alarak adama gidiyor. Vardıklarında etrafı çevrilmiş; adam haratle anlatıyor. Amca-yeğen kalabalığın dışından manzarayı seyrediyorlar. İşte tam bu sırada, Sevgili Peygamberimizi görüyor.
Kaif, bir an baktığı noktayı dikkat ve nüfuzla süzdükten sonra hareketlerinde değişikilik başladı. Telaşla başındakileri savıyor. Belliki bir heyecana yapılmış. Durum, Ebu Talib'in nazarından kaçmıyor. Ve sebebi de anlıyor. Amca, bir tedbirli adam; ne olur ne olmaz? Hiç kimseye belli etmeden yeğeni ile usulcacık oradan ayrılıyorlar.
Biraz sonra önündekilerden başını kaldıran yabancı şaşırdı; Efendimizi soruyor. Cevap menfidir. Sorduğu çocuk biraz önce gitmiştir.
Bunun üzerine kaif, konuşuyor; hazır olanlar şahid...
-Vallahi O çocuğun şanı yüce olacaktır.

Sevgili Peygamberimizin on yaşında iken, diğer baba bir amcaları Zübeyr ile seferdeler.Kervan bir dere kıyısına geldiğinde azgın bir deve ile karşılaşırlar: Hayvan, mümkün değil, dereden kimseyi geçirmiyor. Her teşebbüs neticesiz kalınca, bazıları geri dönme fikrini ortaya attılar. Karşı kıyıya geçme ümidlerinin yavaş yavaş kırılmaya başladığı bu anda efendimiz imdada yetişiyorlar. Develerinden inerek yol kesici hırçın deveye biniyorlar.
Devecik, yumuşak, uysal, itaatli.
Peygamberimiz, deminki huysuz devenin üstünde oldukları halde önde, kervan arkada suyu geçiyorlar. Çümle yaratılmışların Peygamberi, burada o deveden inerek hayvanı serbest bırakıyor ve tekrar kendi devesine binip hep beraber yola devam ediyorlar.
 Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, on-onbir yaşlarında iken şakkı sadr-göğüs yarılması olayını bir kere daha yaşadılar.
İki melek, Peygamberimize gelerek, O'nu incitmeden yere uzatıp mübarek göğüzlerrini yardılar. Efendimiz, hiç bir ağrı ve sızı duymuyorlar.
Melekler, en makbul bedenden kin ve hasedi temizleyerek yerini rahmet ve rahmetle doldurdular.
Kin ve hasetten sonra bir de siyah bir kan parçasını çıkaran melekller, bunun yerini nurla doldurup, mübarek çocuğu ayağa kaldırdılar.
O anı şöyle tasvir buyuruyorlar:
-Baktım, kendimde küçük-büyük bütün mahlukata karşı şefkat ve rahmet buldum.
Şakkı sadrın üçüncüsü ise vahiy ineceği zaman Hira dağındaki mağarada vuku bulacaktır.

O'nun seçilmişlern seçilmişi, üstünlerin en üstünü olduğunu haber veren vak'alardan birine yine Ümmü Eymen delalet ediyor.

....Mekke'de bir koca put var. İsmi "Bevane". Müşkirler, senede bir gün, bu putun karşısında sabahtan akşama kadar saygı ile dururlardı.
Ebu Talib, Peygamberimizi de bu ayine getirmek istiyor. Ama, daha küçük yaşlarında böyle bir batıl ibadeti reddediyorlar. Amca va akraba ları, inciniyor. Israrlılar. Israr ve ricalar yüzünden şöyle bir görünüp, kaybolmak üzere Bevane'nin yanına kadar geliyorlar. Gelmeleri ile ortadan kaybolmaları bir oluyor. Bir zaman sonra göründüğünde şaşkın halde soruyorlar:
-Ne oldun, nereye gittin?
Bütün putları yerle bir edecek dinin Peygamberi her zor ve tehlikeli anda olduğu gibi yine korunmaktadır. Kendileri buyuruyorlar:
-Ben puta yaklaşınca uzun boylu biri geldi "Ya Muhammed, sakın bu puta elini bile sürme ve bunların merasiminde bulunma"
Sevgili Peygamberimize o yetimlik günlerinde hizmetle şereflenenlerden biri de Ebu Talib'in zevcesi Fatıma Hatun.
Yengesi, yetim ve öksüz inciye evlerine geldiği ilk andan itibaren, bir anne şefkati iele sahip çıkmış ve onu o kırık kalbli günlerinde yalnız ve sahnipsiz bırakmamıştır.
Yüce Peygamber, sonraki yıllarda bu asil ve müşfik kadını hiç unutmamış ve yengesini ihtiyar yaşında daima arayıp sorarak gönlünü hoş tutmuştur.
Efendimiz bir gün yengesinin vefat haberini alınca üzüntülerini şu kısa fakat derin muhabbet dolu kelimelerle dile getirdiler...
-Bugün annem öldü.
...bu sözler sana ne devlet ey Fatıma anne! Kainatın seyyidinin seni annelik tahtına oturmalarından büyük şans ne olabilir ki...
Peygamberimiz, daha sonra gömleklerini çıkartarak yengelerine kefen olarak sardılar.
Aziz kadın, kabristana getirildiğinde Peygamber efendimiz de orada hazırlar. Ölü, kabre konmadan önce Resulullah mezara inerek yan tarafları üzerine biraz uzandıktan sonrra dışarı çıktılar ve n'aş defnedildi.
Eshab, hayrette. Her hal ve davranışlarına dikkat ettikleri Peygamberimizde o ana kadar böyle bir hareket görülmemiştir.
Ey Allah'ın Resulü! Şimdi gördüklerimizi bir başkası için yaptığına rastlamadık, diye meraklarını arz ediyorlar.
-O, benim annemdi. Çocukları açken önce beni doyurur, saçlarımı tarardı. O, benim annemdi.
...ve devam buyuruyorlar:
-Ebu Talib'den sonra bu kadıncağız kadar bana iyilik eden olmamıştır. Ahirette cennet elbiselerinden elbise giymesi için gömleğime sardırdım. Kabre ısınması, kendini yalnız zannetmemesi maksadıyla oraya uzandı, mahşer gününe kadar beni hep yanında yatıyor görecek...
D.Ali Erzincanlı(Senyoktun Sultanım)
Dursun Ali Erzincanlı - Musab Bin Umeyr
|
|
|
Günün Duası
|
|
YA RAB! Bizi kurana aç Kuranı bize aç Aklımızı kurana aç Kuranı aklımıza aç Kalbimizi kurana aç Kuranı kalbimize aç Kuranın manalarını gönlümüze nazil et ya rabbi Kuranı hayatımıza nazil et ya rabbi Kuranı aklımıza nazil et ya rabbi Kuranı sevdamıza nazil et ya rabbi Kuranı arzumuza nazil et ya rabbi Kuranı umudumuza nazil et ya rabbi Kuranı geleceğimize nazil et ya rabbi Kuranı halimize nazil et ya rabbi Kuranı bu topraklara nazil et ya rabbi Kuranı şu sokaklara nazil et yarabbi Kuranı yavrularımızın hayatına ve hafızasına nazil et ya rabbi Kuranı bizim hayatımıza nazil et ya rabbi Ya rabbi kuransız yaşamak izhansız ve imansız yaşamaktır Kuransız yaşamak anlamsız yaşamaktır Hayatımızın anlamını alma ya rabbi Hayatımızın anlamını ver ya rabbi Anlamsız bir hayata mahkûm etme ya rabbi Sensiz bir hayata mahkûm etme ya rabbi Allahsız bir hayata mahkûm etme ya rabbi Ya rabbi fehimimiz izanımız dubara uğradı Akıl eden kalbimiz dubara uğradı Elimizle öz elimizle akıl eden, fehmeden, fikrenden yerlerimizi yok ettik Sen bize nasıl tedebbür edeceğimizi Nasıl tezekkür edeceğimizi Nasıl taakkul edeceğimizi Ve nasıl tefekkür edeceğimizi göster ya rabbi Tefekkür edecek teakkul edecek tezekkür ve tefekkür edecek yerlerimizi kendi elimizle yok ettirme ya rabbi
"Ya Rabbi! eksenine kuran'ın konulduğu bir hayat ver. Kuran için adanmış bir hayat ver. Kuran'la anlam kazanmış bir hayat ver. Kuran'la ahlaklanmış bir hayat ver. Kuran'la formatlanmış bir tasavvur ver.
Ya Rab! İçinde bulunduğumuz zaman diliminde destansı iman hamleleri var. Bu hamleler bizden şikayetçi oldular ya rab. Kuran başka; müslümanlar başka dediler. Ve kuran'a dönüp iflah oldular. Rabbimiz Kuran'la olan ayrılığımızı hidayetinle son buldur. Bulanmışlığımızı ve bunalmışlığımızı vahyin soluğuyla soluklandır. Körelen kalplerimizi vahyin nuru ile aydınlat.
Ya Rab! İçinde bulunduğumuz zaman diliminde destansı irşad hamleleri var. Bu iman kahramanları da Müslümanların, Kuran'la aralarına koydukları mesafeden şikayetçiler. Kuran'la mesafeli olmak (sümmün,bükmün,'umyun olmaktır.) Rabbim,Vahyin aydınlığına davet eden seslere karşı kulaklarımızı sağır etme. Bu iman kahramanlarına karşı kalplerimize ülfet ver."
Ya rabbi aramızdan muhabbet gitti gideli birbirimize düştük Mümin müminin kıymetini bilmez oldu Bir zamanlar tırnağımızı feda etmezdik Şimdi topumuzu bir tırnağa feda eder olduk Ya rabbi muhabbet ver Ya rabbi ülfet ver Ya rabbi hikmet ver Ya rabbi izzetimiz yerlerde sürünüyor izzet ver Ya rabbi hilkatimizi dağıttık hilkat ver Ya rabbi aşkımızı dağıttık aşk ver Şevk ver Ya rabbi hasretimiz yok oldu zani oldu hasret ver Beklenmesi gereken şeyleri bekleyelim ya rabbi Umulması gereken şeyleri umalım ya rabbi Yolu gözlenmesi gereken sevgilileri gözleyelim ya rabbi Ya rabbi Yakup'un burnu gibi bir burun ver Eteğimiz önümüzden yırtılmasın Eteğimiz arkamızdan yırtılsın ya rabbi Biz çağın Yusuflarına Züleyhaları musallat etme ya rabbi Biz çağın Yusuflarının eteğini önden yırttırma ya rabbi Eteğini arkadan yırttır ya rabbi Ya rabbi biz karada gemi yapmaya çalışıyoruz Bu gemiye bir çivi daha çakmaya çalışıyoruz Tuğyan olan yerde tufan olur diyoruz
Ya rabbi tuğyanın askerlerinden etme Tufanın bela olarak indiği değil rahmet olarak geldiğinden kıl ya rabbi Ya rabbi Nuh'un gemisine binmek Böyle bir zamanda rahmet gemisinde olmak demektir, Bizi o gemiyi yapanlardan kıl ya rabbi.AMİN... | | August 25
SEVGİLİ...YÜZÜNE BAKSALARDI
Seni düşünüyorum....Düşünmesi en huzur veren sevgili....Seni düşünüyorum...Alemlerim yegane efendisi...Bir elin güneşteydi sanki ,Diger elinde kürre-i arzKimse cemalinde bulamamış hiç marazEyy nuru tüm evreni kuşatan efendim...Sensin şu yaralarıma merhem saran sevgilim , Efendim...Yusuf’u gören gözler bir kez seni görseydi ,Bir kez baksalardı cemaline...Bıçakları ellerini değil , sinelerini deşerdi. Efendim...Bir biçare ümmet olarak gelsem kapıcazına ,Söylesem arzuhalimi , diz çöküp huzuruna .
Efendim .... Kandan irinden deryaları geçmekti ,arzum Ateşten satıhlarda yürümekti ,Yüregimde senden başka tüm aşkları silmekti ,Silmekti amma ...silmekti amma...Yapamdım ya Rasul... yapamadım işte... Oysa efendim...Ateşlere ibrahimden önce atılmaktı arzum Yangınım gül bahçesine dönmesede . Oysa efendim...Uhutta mızrak ile hamzanın arasına girmekti arzum ,Tek sen amcana üzülme diye... Efendim...Keşke ben kovulsaydım yurdumdan yuvamdan da...Sen hasret kalmasaydın mekkene... Efendim...Keşke ben dökseydim kerbeleda kanımıda ,Sen yine okşasaydın Hüseyninin başını... Efendim...Gölgen olmaktı arzum ... peşin sıra ,Çünkü sendin tek gölgesi olmayan insan şu dünyada... Efendim...Güneş bile hayran hayran gezermişte tepende yakmazmış teniniKara bir bulut korurmuş aminenin yetimini... Efendim...Ne kadarsa mesuttu seninle , ibrahimin kabesiŞimdi yine sardı etrafını çağdaş müseylemenin filleri... Efendim...Ruhumda hasretin yakıp yakıp kor ediyor...Sensiz bu dünya cehennemi kübra oluyor... Efendim...Ne zamana kadar sürecek bu hasretimİrandan selmansa hasret sana, Anadoluda benim. Efendim...Şu gözler bir kere bakamadılar cemaline ,Gerçekte olmasada bir kere gel , gir hayallerime ... Efendim...Şaşıyorum ebu cehil nasıl hayran kalmamış gözlerine ,Oysa sana utancından can veriyordu genç bir sahabe... Efendim...Her gece bakıyorum gökteki şakkı kamere ,Kamerin bile boynu bükük rengi solmuş öylece... Efendim...Oysa bir parmağınla bölmüştün onu ikiye ,O şarkılar söylüyordu Rasul bana dokundu diye... Efendim...Senki nakış nakış dokuyordun sahabeyi...Sırf onun için İstanbula kadar gelmişti Eyyub el ensari EfendimSahabenden en mahzunu hz vahşi olsa gerekNe acıdır mescidinde direkler ardında seni dinlemek. Efendim...Mus-abın sahaben arasında beni en çok yaralayandır,Şehadet anında kefen bile bulunamayandır... Efendim ...Mus-ab ki islamdan önce mekkenin en zenginiymiş ,Sen ona sancağı verdiginde daha on sekizindeymiş... Efendim...Karanlıklar aydındanmış sen dünyaya gelince ,Melekler korurmuş seni , Rasule bir şey olmasın diye. Efendim...Biliyorum hz Fatımayı diğerlerinden ayrı tutuyordun ,O bana Haticemin emanetidir diyordun... Efendim...Seni şiirlere yazmak benim tek bildiğimdir ,Bilirim ki mekke bile bir şiirle fethedilmiştir... Efendim...Şu biçare halimle dertleştim seninleArtık dayanamıyorum bir kere bakayım cemaline Efendim... Kalmadı artık dayanacak takatim ,Günahlarım çok , hem çok dertliyim... Efendim...Bu dünyada göstermezsem nuru cemalini ,Ne yapayım biçare , mahzun ahirete talibim... Efendim ...Biliyorum ki ahirette kişi sevdiğiyle beraberdir...Benim sevdiğim MUHAMMET MUSTAFADIR (sav)MUHAMMET MUSTAFADIR .....
Mustafa ONUR
@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@
Öyle çaresizim ki Rabbim, çarelere ermiyor aklım… Bir yüzüm solgunken, isyankar öbür yanım… Öğütleri masal gibi dinliyorum… Nasihatler ninni misali geliyor, başımı sallıyorum… sanki anlamış gibi… Beni takipte ızdırap… Peşimden gelir kabuslar… Kimsem yokmuş şu dünyada senden başka!.. Merhametine uzatıyorum ellerimi… Senin rahmetinle yıkamak istiyorum kirli tövbelerimi… Dizginle çılgınlıklarımı… affet günahlarımı… Ey affetmeyi seven Rabbim, sil göz yaşlarımı… Sen teselli et beni, serinlik sun şu bağrıma… Vardır bunda da bir hayır… Hayırlı kederlerimi sen sevdir bana!.. Tıpkı geceye saçılan yıldızlar gibi, ömrüme ışık olsun, sıkıntı anlarımda ettiğim dualar… Hüzünlerde olgunlaştır beni… Cahilim çok cahilim… Sen yolum ol! Sen sonum ol! Sen tut elimden, sana giden yollarda nurum ol! Dağlar kadar günahlarıma, bir avuç tövbe kırıntısı getirdim… Sen derman ol şu volkanlarıma… Sensiz bir yürek ne kadar boş!..
Sümeyra Demir
Umutlarına tutun! Gözlerin, Yakup sabrıyla seyreylediği bir direnişle karşılasın sıkıntılarını. Kalbin, kuyularda ümidini diri tutan Yusuf’un çaresizliğiyle beklesin kurtuluşunu. Düşüncelerin, iffetine suskunluk yeminleri etmiş Meryem kadar sessiz anlatsın masumluğunu. Özlemlerin, Medine’de Muhammed’in (s.a.v) gelişini bekleyen insanların coşkusuyla karşılasın vuslatını.
Düşüncelerine tutun! Kendi vicdanının yargıcı, Kendi günahının tövbekârı ol! Kendi acısının sabredeni, Kendi sıkıntısının ilacı, Kendi dertlerinin dermanı ol. Kendi yalnızlığının dostu, Kendi cümlelerinin anlamı, Kendi sessizliğinin sesi ol!
Kalbine tutun! Hayatın sana bırakılan sokaklarına, karmaşık duygularını kapıların arkasına kilitleyerek çık! Bütün yürüyüşlerin, bütün yolların sonu kendinde bitsin. En çok da kendine özlem duy! Aynada gördüğün yüzün, kalbindeki senden başkası olmaması için özlemlerine tutun! Zamanın hayat törpüleyen basamaklarından, ömrünün son durağına esenlikle gitmek istiyorsan, en çok kendini özle! En çok kalbine, kendine tutun!
Hayat bilmeli ki aslolan, Muhammed’in (s.a.v.) Hira’dan hayatın merkezine indirdiği cümlelerin oluşturduğu yankıdır. Hayat bilmeli ki aslolan, ölümün gözlerine yaşarken bakabilmektir. Hayat bilmeli ki aslolan, kalbinin gerçek sahibine sımsıkı tutunmaktır.
İktibas
|
NE ÇOK SENİ SEVİYORLARINIZ VAR |
Ne çok
"Seni seviyorum"larınız var. Her yere yazıyorsunuz. Herkese söylüyorsunuz. Her
zaman kullanıyorsunuz. Sevginizden çok "Seni seviyorum"larınız. "Sen" diye hitap
edebildiklerinizden bile çok. O kadar kısa ki sevgilerinizin ömrü, ard arda
ekleseniz dahi, kelebek ömründen kısa kalıyor. Sevginizi saklamıyorsunuz güya. Ama sevgi ile olan
mesafenizin uzaklığını "Seni seviyorum"larınız ele
veriyor. Ortaya "çok"
ekliyorsunuz, "gerçekten" ekliyorsunuz. Başına ve sonuna mahzunluk ekliyorsunuz.
Ekliyorsunuz ki, milyonlarca "Seni seviyorum"dan farklı olsun sizin
söylediğiniz. Ama olmuyor. Herkesi "Seni seviyorum" demeye davet ediyorsunuz.
Suç ortağı arıyorsunuz. Güya, herkesin maske takmasıyla hayatı maskeli baloya
çevirip vicdanınızı rahatlatacaksınız. Sadece sizin ve sahte sevgilinizin değerini
düşürmüyorsunuz. "Sevme"nin değerini de yerle yeksan ediyorsunuz.
Öyle bir cümle kuruyorsunuz
ki, "sen" gerçekten "sen" değil; başkalarını kastediyorsunuz. "Sevmek," gerçek
"sevmek" değil; başka duyguları anlatıyorsunuz. Birinci tekil şahıs eki de sizi
anlatmıyor; belki başka yüreklere tercüman oluyorsunuz.
Kalp şekilleri arasında
olması neyi değiştirir ki? Taş gibi soğuk. Gülümseyerek söylemeniz ne farkeder ki? Takım
elbiseden daha resmî. Buğulu gözlerle telaffuz etseniz ne yazar? ıçten olmadığı
besbelli. Tamam, yüreğinizde
bir yerlerde sevmeye karşı bir iştah, bir açlık var. Ama, bu açlığyn reçetesi
bol bol "Seni seviyorum" demek mi? Kalp resimleri mi? Hüzünlü şarkılar mı?
Ayrılık ağıtları mı? Dağlara, taşlara yazdınız, ama yine de sevmiyorsunuz,
değil mi? Sevginiz tükeniveriyor, kalmıyor. "Sevgim bitti, hâkim bey" diyorsunuz
bükük bir boyun ve kısık bir sesle. Tutunamıyor kalbiniz, böyle kaygan zeminlerde, böyle
küçücük maskelere, böyle acemice... "Seni seviyorum"larınız bol, herkese yetip de artacak
kadar bol. Ama, "Seni seviyorum"larınız bol, çok bol geliyor
sevginize. Belki dil ile
değil, kalp ile söyleme vakti gelmiştir. Sözüm, gerçekten sevenlerin meclisinden dışarı...
Murat
Çetin
|
|
| Gel ey, konuşurken dudaklarına tebessümler karışan...
Gel ey, yüzüne üzgünlerin üzüntüsünü dağıtmak yaraşan!..
Gel ey, âteş-i aşkına yanmak için âşıkları birbiriyle yarışan!..
Gel ey!.. Önce kendine çektin, sonra
mugaylan dolu beyabanlarda dermansız koyup bizi bir başımıza gittin dönmemek
üzere. Ve dudağının dokunduğu çeşmeler de gitti. Gittin ve vecd ile kendinden
geçen zamanlar, sensizlik bunalımlarının gelgitleriyle kör kuyulara gömüldü.
Gittin ve tenha elvedalarda düğümlendi sevinçlerimiz; durmuş çarklara sıkışıp
kaldı çığlıklarımız. Sen gidince yanlış hesaplarında önce pazarlar kurduk köhne
dünyanın, sonra köhne hesaplarıyla mezada çıkarıp aşklarımızı dünyalıklara
sattık. Gittin de savrulan umutlarımızı ektik yollarına; sabrımızın gözlerine
çekilen milleri çelik masıyetlerle mıhladık. Gerilmiş yaylarımız kepade düştü
hoyrat ellerde, uykulu oyunlarda şahlarımız mat oldu; ve bileyli kılıçlarımız
pas tuttu karanlık kınlarında. Ak kor olduk... Nemrudî alevlere
soktular başlarımızı, hakikat, ak kor olduk... Vurdular durmadan dinlenmeden...
Örslere konuldu başlarımız, hakikat vurdular dinlenmeden durmadan. Ağlattılar
ağladıkça biz... Çeliğe su verelim diye ağladıkça ağlattılar bizi... Heyhât!
Tutturamadık kıvamını suyun, isabet ettiremedik gözyaşlarımızın damlalarını
çeliğe ve ilk çalışta kırıldı kılıçlarımız kara keçelere. Yenildik, yorulduk,
yığılıp kaldık çıkmaz sokaklarda. Bütün sorularımızın cevapları cevapsız kaldı;
bütün hayallerimizin hayali hayal oldu. Tel tel arzulara mahkûm edildi
nefislerimiz ve ruhlarımız tül tül alevlerde yandı. Gizemli bilinmezliklerimizin
iksirlerini gizli dünyalara gizlediler bizden. Gel ey!.. Hani dostların vardı, kimi aşk
okuyan Kitaplar Kitabı'ndan; kimi ilham dokuyan hitaplar hitabından. Kimine
köşkler düşmüştü cennetten, kimi cennette köşklere düştüydü hani. Kiminin
ateşlerine rengi düşerdi gülün de; kimi güllere rengini düşürürdü ateşin. Kimine
yıldızlar düşerdi göklerden, kiminin yıldızına düşerdi gökler
ya... Hani sen "Yıldızlarım," demiştin,
"hangisine uyarsanız doğru yola ulaşacağınız yıldızlarım!.." Sen gittin efendim
ve hasretin yıldızlarını da çekti senden yana. Şimdi kim varsa yıldızlaşmaya yüz
tutan, gökleri üzerine kapatıyor ehremenler. Bizler yanıyoruz, yanmamakta
direniyor gökte yıldızlarımız... Güllerimiz küle durmakta yokluğunda,
sultanlarımız kula dönmekte... Gel ey!.. Ayrılığında çoğalan alevleriyle
arınalım aşkının; yanalım yandıkça ve yandıkça yanalım. Aşk yüzünden elbisesi
yırtılan da, Hak uğruna gözlerini kurutan da seni arzulamakta şimdi. Bizi
kendine madem yine sensin bağlayan ve ayrılığının derdine yine sensin ayrılıkla
derman olan, o hâlde gülümse bize efendim, bize gülümse. "Allah onları sever;
onlar da Allah'ı sever" sırrına ermekte rehberimiz ol, tut günahkâr
ellerimizden; günahkâr ellerimizden tut. Sen ey!.. Gelsen hayallerimize bir kez... Ve
üzerine sepet sepet güller döksek biz. Gelsen düşüncelerimize bir an... Ve
baharları sersek ayağına çiçek çiçek, mevsim mevsim, ıtır ıtır... Dolunaylar
yerine doğsan dünyamıza bir vakit... Ve zatını gündüz değilse, hayalini gece
göstersen bizlere. Girsen ansızın düşlerimize, şefkat parmaklarınla okşasan
başımızı ışık ışık... Ve ışığına düşsek pervaneler gibi; pervaneler gibi ışığına
düşsek. Gel
efendim... Bir kez doğ içimize de isterse
kaybolsun dolunaylar, güneşler... Gir gözümüze de bir nefes, isterse silinsin
tûtyâlar, sürmeler... İlham olup ak gönlümüze bir anda, isterse yitirilsin uçtan
uca naatler ve gazeller, beyitler ve dizeler uçtan uca yitirilsin
isterse... Gel efendim, dostluğuna muhtacız;
umutsuz ve çaresiz bırakma çaresizlerini. Gel yeter ki, hakkımızda verilecek her
hükme razı olalım. Gel ey, bitir bitmeyen hasretini
içimizde! Gel ey, onsuz mutluluk
bulamadığımız!.. Gel ey, kendisine layık
olamadığımız!.. * Gel benim efendim, bir kez olsun
dokun yüreğime, yüreğime dokun bir kez olsun... Yüreğim kanıyor efendim, kanıyor
yüreğim!.. Çığlık çığlığa beşeriyet, çiğnenmiş
reyhanlar misali hep seni arıyor. Uyandır zindanlara koyduğumuz Yusufî
sevdalarımızı efendim. Uyandır bahtını üftadelerinin... Şeb-i hicrân yanar cânım döker kan
çeşm-i giryânım Uyarır halkı efgânım kara bahtın
uyanmaz mı?
|

   Ey kışa baharı müjdeleyen, güzelliğiyle gönülleri cezbeden ve asırlar öncesinin buğusuyla âşıkları mest eden; nuruyla karanlık dehlizlerde boğulanlara yol gösteren goncam, sen açılıp güle devşirme. Sana kapanmak yaraşır, sakın diğer çiçeklere imrenme. Sana farzdır gizlenmek mabedinde. Yapraklarını açıp nice gözlerle meşk etme hevesinde misin? Gel vazgeç gonca gülüm, gel vazgeç! Yaprakların dökülmeye başlarken hangi hayran nefesi duyarsın sinende? O zaman kimse koklamaz ruhunu goncam. Farkına bile varmazlar, üstüne basıp çiğneyiverirler umarsızca. Ve sonra onlar yeni goncalar hevesinde sarhoş olurlar. Gel sen hep gonca kal.
“Örtün” emri karşısında bir an duraksamadan etekliğini başına geçirme aşkında olan silsilenin rind-i şeydası. Senin de ruhunu örten yaprakların varmış, onları açıverme. Ruhsuz beden “et”ten ibarettir. Beden giysin ruhuna dar mı geldi goncam? Lütfen goncam sen bedenini ruhsuzluğa terk “et”me. Yazık edersin kendine.
Hazineler okyanusun derinliklerinde keşfedilmeyi bekler. Binler onu keşfetmeye heves eder de yalnız bir kişi o cevheri elde eder. Bugünden gözleri doyurup değerini düşürme. Bülbülünü tazeliğinden mahrum etme. El, kol, bacak, gövde peki değerin söyle nerede? Bugün övündüklerin yarın çürüdüğünde ruhuna ıstırap basacaksın. Nazenin fıtratın, titrek ruhun bunlara alışkın değilken nasıl bir gafletle bu serginin nadide parçası olma gayretiyle çırpınırsın! Seni senden daha iyi bilen ve o güzellikleri sana verene isyan etme. Gonca gülüm bari sen nisyan etme! Taabbûdi bir itaat başına taç olsun. Gönlünü secdeye eğdir her şeyden önce. Gözyaşlarını yüzdür dua iklimlerinde. Zamanın son diliminde sen diğerlerine benzememekle övün goncam! Sen hayânla övün. Başkalarına benzeme hastalığına senin haysiyetli ruhun da kapılmasın. Yaşadığın gibi inanma. İnan ve yaşa! Gel vazgeç sen “gül”me goncam. Ağırbaşlı bir edayla sen hep saklı kal. Açılma vaktinin duası kabul olur elbet sen sabırla acıyı ruhuna sar.
Giyin, denmedi sana goncam yapraklarınla “örtün”. Anla artık, o senin fıtratına basılmış mührün. Hayadır sana bahşedilmiş en münevvir örtün. Goncam, sen özenme güllere, güller sana özensin. Gonca gülüm bahar bahçelerinde sen binlerce gül-i rânâ’dan daha güzelsin.
Yüreğimin kapısında; kilidi kırılmış yarınımın son sayfasına niyetliyken;
ellerime bulaşan bir sözün, canına döküyorum eteğimdeki umudumun son
Kırıntılarını.
Gülüm... Ne çok diledim bir gül/en olmayı..
"Sana ömrüm dedim, bana gül/üm…" en saklı cümlem belki yüreğimde, huzurun gölgesinde, büyüttüğüm sensiz günlerin umuduna astığım. Nazımda ve sözümde kendime diye çalıp hasret türkümü, gecenin en koyu aydınlığına tutuyorum elimdeki feneri.
Saklı cümlem aklımda; "Sana ömrüm dedim, bana gül/üm…"
Masamın üstü darmadağın, gecenin kırık ayaklarına savurduğum ömrüme yanarken, benim ellerim kayıp. Bereketsiz satırlarıma savrulur umarsızca, mürekkebim. Yaşıma tutunan nefesimin, soluğunu kaybettim, yüreğimden damlıyor gözyaşlarım…
Buğulu bir camın perdesini aralıyorum geçen günlerden. Bin ömre bedel, hasretindeyim…
Yanımdayken bile sana özlemlerimi yudumluyorum. Hele ki anlatacaklarım, hep susmalarımda saklıydı. Sadece gözlerimde söz vardı.
Ela mühründe bir söz, yürektanem...
Hazanım ömrüme eklenmiş, yüreğim artık uzaklarda. Sormayın bana beni... Adın hangi rüzgâra savrulmuş, aramaktayım. Ardına bıraktığın bir koku var yüreğimde. Bir iz, senden bana uzanan...
Ayakucuma düşen bir kısmetin gölgesindeyim. Bu hikâye çeyizimin adı;
Korkusuz kelebek hikâyesi;
“Ülkenin birinde yaşanan” diye başlayan, çiçeklerin en güzel rengini arayan;
mavi renkli bir kelebeğin hikâyesi.
Küçücük bedeni ile binbir renkli çiçeklerin nazarında her güne gece eklermiş. Gecelerede topladığı renkleri asarmış. Kırmızı gonca bir gül, mavi rengine göz kırpmış ve demiş ki;
"Sen şu karşı dağın tepesindeki en güzel çiçeğin rengini biliyor musun? Rengine Türküler yakılan, yoluna canlar verilen, edalı, nazlı çiçeğin rengini. Ömründe o çiçeği gören bilen sadece bir kelebek vardır. O da dağın tepesine ulaşınca, o çiçeğin rengine bürünerek geri dönen, dili lal olan kelebektir. Eğer ki; en güzel rengi aramızda ararsan, sende o çiçeği görmelisin. Ama yol uzun ve çetindir. Dönerim diye çıktığın yolda yarım kalabilirsin."
Küçük mavi kelebek;
"Ben de görmek istiyorum. O güzelle ben de büyülenmek istiyorum." demiş.
Küçücük bedenine bakmadan kocaman yüreğim var diye hesap etmiş.
Günün ilk ışıklarıyla yola koyulmuş. Günler haftaları kovalarken bir rüzgâra yakalanmış. “Yolum yarılanmadı” derken, toprağa düşmüş. Can havliyle son soluğunu alırken, uzaklardan bir ses rüzgâra çalınmış.
"Benim büyüme boyanmak için rengini bilmen gerekir, senin rengin ne?"
Küçük mavi kelebek can havliyle;
"Benim rengim mavi; umudun adı" demiş ve bayılmış.
Gözlerini açtığında pembe renkli bir kardelen çiçeği görmüş. Kardelen çiçeği, büyüsüne kapılan mavi kelebeğe;
"Sen ve ben aynı yerde yaşayamayız. Ben soğuğu severim sen sıcağı, burada birimiz fazla" demiş.
Küçük mavi kelebek;
"O kadar güzelsin ki, ben giderim sen kal" demiş.
Küçük mavi kelebek orada rüzgâra savrulmuş, gitmiş.
Ömür, ya ilkbahardadır ya da sonbaharda. Bir gün son soluk tükenirse, perde kapanmıştır. Sevdiğim; Baharımsın…
Olur da bir gün, ömrün bana çalarsa ben bıraktığın yerdeyim...
Sevgi yalnız insana ait olmasa da insanın gene en ulu duygusudur. Anamızı, babamızı, kardeşlerimizi, çoluğumuzu çocuğumuzu görünce içimizin titremesi, onları anarken yüreğimizin ya kaygılı bir sevinç, ya sıcak bir üzüntü ile çarpması dünyamızı genişletiverir. Bir kendimiz için yaşamaktan, öz tasalarımızın çemberinden kurtuluruz. Bir de gönülden kimseye bağlı olmayan, kimseyi aramayan, özlemeyen bir kişi düşünün; akıllı olsun, doğru olsun, acımak nedir, isterseniz onu da bilsin, siz gene bir ürpermez misiniz? Bütün üstünlükleri o yalnızlığı ile sanki yok oluvermez mi?... Doğum ile ölüm arasındaki yolu acılarla da, zevklerle de zenginleştiren hep o sevgi, kendimizden başka kimselerle ilişiğimiz olduğu duygusudur. Yoksa var olduğumuzu bile anlamaz, düşsüz bir uykudan uyanmaksızın geçer giderdik.
Sevgi özcülükten başka bir şeydir mi demek istiyorum? İnsanoğlunda ne vardır ki kökü özcülükte olmasın? Anamızla babamızı, kardeşlerimizle çocuklarımızı düşünürken, severken de kendimizi düşünmüş, kendimizi sevmiş olmuyor muyuz? Hepimiz iki büyük korkunun, ölüm korkusu ile yalnızlık korkusunun zincirlerine vurulmuş değil miyiz? Onları bir başımıza taşımadığımız için, onları unutabilmek için türlü işleri, türlü duyguları yaratmışız. Sevgi de kendimizi avutmak içindir. Seveceğiz, sevmeye inanacağız ki sevilelim; yani bizi düşünen, ölmemizi istemeyen, bizim ölmemizden belki bizim kadar korkan kimseler bulunsun. Böylece korkularımızı birleştirirsek, önüne geçilmez diye titrediğimiz sona belki karşı koyar, onu hiç olmazsa geciktiririz. Hiçbiri elimizden gelmese de bari bizi ananlar, gerçek yaşamamız bittikten sonra da bizi düşüncelerinde yaşatacak, varlığımızı kendi varlıklarında sürdürecek kimseler olur ya!...
(...) Yalnızlık korkusu ile ölüm korkusundan büsbütün kurtulmuş, toplum içgüdüsünü yenmiş bir kişi bulunur da o başkalarını severse ancak onun sevgisi gerçek bir sevgi, yalın bir sevgi olabilir. Bizimki bir yalandır, kendimizin de irkildiğimiz asıl yüzümüzü kendimizden de saklayan bir perdedir.
GERİ GELDİK SULTANIM
İnhiraf ettik yine kırarak zincirleri Aylarca dolaştık garip obalarda Bulamadık aradığımız gülleri Yine sana geri geldik Sultan'ım
Göremedik Sen'den daha kerimini Duyduk açmışsın kapıların ardına değin Vurmuşsun zincire bizi inhiraf ettirenlerin ellerini Yine sana geri geldik Sultan'ım
Defalarca yaptığımız kaçamaklara aldırmadan Kapına buyur etmişsin yine bizleri Nurlar yağdırıyormuşsun kapkara çehrelerimize bakmadan Yine sana geri geldik Sultan'ım
Bizleri de kapına zincirle ne olur! Fırsat verme yeni bir inhirafa
August 23
__________________________________________________________________________________________
Bilmelisin ki...
Duvarda asılı diplomalar insanı insan yapmaya yetmez.
Bilmelisin ki ... Aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa, anlam yükü o kadar azalır. Bilmelisin ki ... Karsındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin nereden geçtiğini bulmak zor. Bilmelisin ki ... Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez. Gerçek aşkların da! Bilmelisin ki ... Tecübenin kaç yaş günü partisi yaşadığınızla ilgisi yok, ne tür deneyimler yaşadığınızla var. Bilmelisin ki ... Aile hep insanın yanında olmuyor. Akrabanız olmayan insanlardan ilgi,sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz. Aile her zaman biyolojik değil Bilmelisin ki ... Ne kadar yakın olursa olsunlar en iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir. Onları affetmek gerekir. Bilmelisin ki ... Bazen başkalarını affetmek yetmiyor. Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor. Bilmelisin ki ... Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın dünya sizin için dönmesini durdurmuyor. Bilmelisin ki ... Şartlar ve olaylar, kim olduğumuzu etkilemiş olabilir. Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz Bilmelisin ki ... İki kişi münakaşa ediyorsa, bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez. Etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez. Bilmelisin ki ... Her problem kendi içinde bir fırsat saklar. Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır. Bilmelisin ki ... Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar sürüyor.
___________________________________________________________________________
iуiℓiкℓєя ∂є кöтüℓüкℓєя ∂є кαяşιℓιкѕιz кαℓмαz

Heyecanlıydık o gün hepimiz... Hummalı bir koşturmaca içerisinde dövizlerimizi hazırlamış; basın açıklamamızı yazmış; çiçeklerimizi, balonlarımızı kucaklamış; tanıdık tanımadık herkesi Yenikapı feribot iskelesine çağırmıştık o gün. O gün güneş bir başka parlıyordu sanki üzerimizde. Gözler bir başka gülüyordu... Bir kardeşimiz dönüyordu o gün aramıza. Onu hiç tanımamış olsak da; onunla oturup bir bardak çay içmemiş, iki çift laf etmemiş olsak da; gencecik yaşında taşıdığı kocaman yüreğini, kesip sakladığımız gazete kupürlerinden bile fark edebildiğimiz NURULHAK kardeşimizi karşılamaya gitmiştik o gün... Annesi ve kardeşlerinin mutluluğunu paylaşmaya, onun mücadelesine şahitlik etmeye, muştusuna ortak olmaya gitmiştik. Oysa üzgündü bir tarafımız. Zulmün böylesine şahit olmak, kırıyordu zayıf umutlarımızı. Gülmek gerekti yine de. Onu gülerek karşılamak gerekti. Ve o geldi...
Gözlerini arayıp bulduk kalabalığın içinden. Kuşlar kadar özgür değildi belki yine; bedeni artık değilse de, tutsaktı yine örtüsü... Oysa o, bizlerden daha sakindi, gülümsüyordu... Uzun ve yorucu bir seferden döner gibi değil, zafer kazanarak cepheden döner gibi bulduk onu. Öyle ya; o Rabb’e verdiği sözden, tutsaklık pahasına olsun dönmeyecek kadar özgür ruhluyken, biz... Biz onu cezaevinden karşılarken, kendi tutsaklığımızı hatırlamış, kendi halimize acımıştık... O, inancının bedelini ödemenin haklı gururu içinde vakur ve mütebessimken, bize başımızı biraz daha yere eğmek düşmüştü...
Ve aramıza katıldı... Öyle bir katılış ki; her faaliyette, sabah akşam demeden mutlaka bir görev almaya ve kendisinden istenenin en iyisini, tüm çabasını göstererek yapmaya başladı. Belli ki; cezaevi günleri boyunca, mücadelesini çıkınca da sürdürmenin hayalini kurmuştu. Yerinden kalkıp, inancına hakaret edenlere bir sloganlık sesini duyurmaya üşenenler bir yana, o; belli ki daha gür sesle zalimlerin karşısına dikilmeye azmetmişti tutukluluk günlerinden kurtulmayı beklerken. Önce, düşünce suçluları için düzenlenen bir kampanyanın çalışmalarında; sonra da her türlü program, basın açıklaması, miting, gösteri, stand çalışması, dayanışma gecesi, vs. kısacası tüm eylemlerde, ön saflarda görmeye başladık onu. Onun katılmadığı bir etkinliğe rastlamaz olduk...
Fazla konuşmazdı NURULHAK... “Kendisiyle on beş günlüğüne umreye gittik. Ağzından on beş kelime duymadım.” demişti cenazesinde Mustafa İslamoğlu. Suskundu, içe kapanıktı, konuşmayı pek sevmezdi... Ama o, bu suskunluğuyla çok şey anlatıyordu aslında. Onun yaşadıkları, yaşıtlarının sadece kabuslarına girerken; o, sessiz çığlıklarını yurdun en ücra köşelerine duyurmayı başarmıştı... Dünyevi lezzetlerden mahrum olmamak adına, Rahman’ın emirlerini çiğneyenlere başkaldırıydı o. Sessiz bir başkaldırı…
NURULHAK kardeşimiz 1980 yılında dünyaya gelmişti. Babası Iraklıydı. Küçük yaşta babasından ayrılmış olan annesi Hüda Kaya ve kardeşleriyle birlikte Malatya’ya taşınmışlardı. Henüz lise öğrencisiyken, 28 Şubat sürecinin başlamasıyla hayatı birdenbire değişmişti. Zulmün ve despotizmin mimarları (ki hesap gününde onlarla görüşeceğiz) derin güçlerle işbirliğine geçmiş ve zulümlerini icra etmeye uğraşıyorlardı. Başörtüsünün, Allah’ın emri olduğu gerçeği yok edilmek isteniyordu. Yasakçı zihniyet, kollarını yurdun dört bir yanına uzatmış, Malatya’da da baş göstermişti. Fakat Müslüman Malatya halkı, bacılarının örtülerine el uzatanlara karşı sessiz kalamazdı. 7 Mayıs 1999 tarihinde, büyük bir kalabalık toplanmış ve valiliğe yürümüştü. Vali ile görüşülmüş, çeşitli sözler alınarak kalabalık dağılmıştı. Fakat yasak icat etmekle doymayan, yasaklara karşı çıkanları cezalandırmakla ancak tatmin olan zulmün önderleri; bu hareketi kabullenememiş ve günah keçileri tespit etmişti: Hüda Kaya ve kızları…
İşte NURULHAK kardeşimiz, annesi ve kız kardeşleri Nurcihan ve İntisar ile birlikte, benzer davalara emsal teşkil etme ve zulme karşı çıkanları yıldırma amaçlı, akıl almaz ve adaletin yanından bile geçmeyen bir uygulamaya maruz bırakılmıştı: Gazeteci olarak katıldığı bir eylemden dolayı, önce bu zulüm düzenini “silah zoruyla” değiştirmeye kalkışmaktan (!) idamla yargılanmış; sonrasında da 2911 sayılı toplantı ve gösteri yürüyüşü kanununa muhalefetten 2 yıl 6 ay ceza almış ve bu sebepten, liseyi dahi bitirememişti. Gencecik yaşında cezaevleriyle tanışmış, şehir şehir gezdirilmişti. Başörtüsünü, inancını, Allah’ın emrini savunduğu için... Tıpkı Hz. Zeynep’in Kûfe, Şam ve Kerbela’da mahpus olarak gezdirilmesi gibi... Onun kaderi de tıpkı Hz. Zeynep’inkine benziyordu… Büyüktü o da Zeynep gibi... Ve büyüklüğü; inancını, örtüsünü savunmasının, zulme karşı durmasının, düşüncelerinin yanı sıra, takdir-i ilahiye her zaman rıza göstermesinden kaynaklanıyordu. Yaşadığı tüm sıkıntılara rağmen, ne kötü bir söz çıkmıştı ağzından, ne en ufak bir isyan ya da endişe belirtisi göstermişti… Tam bir teslimiyet ve tevekküle sahipti... İşte buydu onu farklı kılan... Hepimizinkinden kocaman yüreğiydi...
Meşhur bir hadiste buyurulur ki:
“Allah-u Teâlâ, bir kulu sevdiği zaman Cibril'i çağırır ve: ‘Ben falanca kulumu seviyorum, onu sen de sev!’ buyurur. Cibril de o kulu sever. Sonra gök ehline seslenerek: ‘Haberiniz olsun, ALLAH falanca kulu seviyor, onu siz de sevin!’ der. Onu gök ehli de sever. Sonra onun sevgisi, yerdekilerin gönüllerine yerleşir.” (Sahih-i Müslim)
Belki kardeşimiz için de böyle demişti Rabb’imiz. Yoksa nasıl açıklarız Türkiye’nin her köşesinden ve hatta yurt dışından, tanıyan-tanımayan herkesin onun için gözyaşı dökmesini... Yüzlerce taziye dilekleri... Telefonlar… Ve herkese nasip olmayacak kalabalıkta cenazesi…
NURULHAK kardeşimiz ayrıca çok fedakar bir yapıya sahipti. Cezaevinden çıktıktan sonra, ailece, Bandırma Cezaevinde aynı hücreyi paylaştığı, cezaevinde doğmuş olan küçük bir kız çocuğu için başvuru yapmışlar ve onu yanlarına alarak bakımını üstlenmişlerdi. Bu dört yaşlarındaki sevimli ufaklığı hiç yanından ayırmaz, adeta annesi gibi onun her tülü ihtiyacıyla ilgilenirdi. Dernek faaliyetlerinden, insan hakları mücadelesinden de kopmak istemeyen NURULHAK kardeşimiz, nereye gitse usanmadan onu da yanında götürüyor, anne şefkatiyle ona sahip çıkıyordu. Başkasının çocuğuydu o küçük kız, ama Rahman onun kucağına vermişti işte. Bu görevini de hakkıyla tamamladı. Hiç şikayetçi olmadan...
Ve bir gün... 6 Ağustos 2005 günü, yine bir başörtüsü komisyonu toplantısı için bir aradaydık. Onu aramış, nerede olduğunu, toplantıya katılıp katılamayacağını sormuştuk. Oysa o, cezaevinde kalırken edindiği dostlarının ziyaretine gitmişti Bandırma’ya. Telefonu o değil, başkası açmıştı bu kez. Onun Rabb’e kavuştuğunu duyurdular bize. Yüreğimize bir bomba düştü... Gece çöktü üzerimize… Bir araba, rüzgarın etkisiyle savrulmuş, ona çarpmış ve sanki yok olup gitmişti demek... Kardeşimiz yere uzanmış, ruhunu teslim etmişti hemen oracıkta. Yağmur tüm şiddetiyle yağıyordu... Sanki gök delinmişti… Belki gözlerimizden akan yaşlar görünmesin diyeydi... Belki de gök gerçekten ağlıyordu ardından… “Gök ve yer bile ağlamadı onların ardından.”(44/29) diyor ya Kur’an, helak olan Firavun kavminin ardından… Kardeşimizin ardından bizim gibi gök de hüngür hüngür ağlıyordu işte...
Cenazesinde, sıkışan yüreklerimizi bir araya getirip, Metin Yüksel’in şehit düştüğü, nice şehitleri uğurladığımız Fatih Camii’nde toplandık... Yine ön safta, yine sorumluluklarımızı bize hatırlatmak için görev başındaydı. Son göreviydi bu kez yerine getirdiği... Bu kez, cezaevinden onu karşılamaya gider gibi şen değildik hiçbirimiz, ve gök o günkü gibi gülümsemiyor, ağlıyordu için için. Oysa o yine vakur, yine en sevdiği başörtüsü üzerinde, yine sessiz bir çığlık olmuş, yine bize bir mesaj veriyordu her zamanki suskunluğuyla... Ölümü hatırlatırken, yaşantısına şahit kılıyordu bizleri. Ve bu kez, demir parmaklıkların ardına yolcu eder gibi değil, özgürlüğe uğurladık onu. Hak ettiği özgürlüğü kana kana içsin, İlahi adalete korkmadan sığınsın, hepimizin adına zalimleri O’na şikayet etsin diye... Tekbirlerle, dualarla, ıslak bakışlarımız ve yüreğimize oturan kanla beraber uğurladık onu... O Rabb’e yürümüş, yaşantısını belgelemişti. Mücadele ve sıkıntı dolu, ama O’nun rızasıyla iç içe, kısacık bir hayat geçirmiş, bu kısa ömründe bize çok ama çok şey öğretmişti... Bizler ise bu kez daha gür sesle, kendimize onun kadar yürekli olma sözü vererek ayrıldık cenazesinden.
Cenazesi defnedilirken, kabrinden dışarı sızan nuru gösteriyor birkaç kişi birbirine... Birkaç gün sonra bir tanıdık, annesine; Nurulhak kardeşimizi rüyasında gördüğünü, kendisine Filistin ile ilgili bir CD verdiğini, sohbet düzenlemesini istediğini ve onun: ”Bana ulaşman için adresimi vereyim: Subhaneke Allahumme sokağında oturuyorum.” dediğini ve sokağın ismini iki defa tekrar ettiğini anlatıyor. Bir başka gün, gazetecilere kardeşimizin günlüğünü veren annesine Malatya’dan.taziyeye gelen bir dostu söylüyor “Abla! Rüyamda Nurulhak’ı gördüm. Elinde kahverengi bir defter tutuyordu. Dedi ki: “Benim notlarımı öyle herkesle paylaşmasınlar.” Tüm bunlar Rahman’ın, geride kalanların kalbine ferahlık vermesi belki... Ve belki de onu şehitlerden kıldığının bir müjdesi bize.
İyi ki tanıdık NURULHAK’ı... İyi ki onun o kısacık ama hepimize örnek olacak olan yaşantısının küçücük bir bölümüne de olsa şahit olduk. Kendi inancımızı, kendi mücadelemizi, kendi eğrilerimizi ve doğrularımızı tartma fırsatı bulduk onun sayesinde... ALLAH için nelerimizi feda edebileceğimizi, inancımızı korkmadan nasıl savunabileceğimizi, eziyetlere katlanmayı, tevekkülü ve suskunlun nasıl avaz avaz nasihat verebildiğini öğrendik ondan... Adanmış bir yürek, şehit gibi yaşanmış bir ömür gördük biz onda, bir rüya gibi gelip geçen... Rabb’im, onun gibi hayatımızı Kendisine adamamızı, şehit gibi yaşamayı bizlere de nasip etsin. Amin.
Aslında onun arkasından söylenebileceklerin en iyisini annesi söyledi: “Hz. Meryem timsali bir kızdı. İnşallah ona komşu olmuştur.” (Amin.)
KARDEŞİMİZİN VEFATININ 2 YILINDA RAHMETLE ANIYORUZ MEKANI CENNET OLSUN.
Cenab-ı Hak Necm Suresinin 31'nci ayetinde şöyle buyurmaktadır : "Göklerdeki her şey yerdeki her şey Allah'ındır. Bu, kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırılması, iyilik edenleri de daha güzeliyle mükafatlandırılması için böyledir."
Yüce Allah, kıyamet gününü mükafatlandırma ve cezalandırma günü olarak tayin etmiş, Enbiya Suresinin 47'nci ayetinde şöyle buyurmuştur : "Kıyamet günü için, adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiç bir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek (yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığında olsa onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz."
İnsanın dünyada yapmış olduğu şeylere kendi bedeni şahitlik edecektir. Bu husus Nur Suresinin 24'ncü ayetinde şöyle açıklanır : "İşlemiş oldukları günahtan dolayı dillerinin, ellerinin, ayaklarının kendi aleyhlerine şahitlik edecekleri günde, onlara çok büyük bir azap vardır."
Yüce Allah ilahi mahkemenin kurulacağı günü, Kur'an-ı Kerim 'de muhtelif ayetlerde şöyle haber vermektedir: "O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır. Artık kim zerre ağırlığınca bir iyilik yaparsa onun mükafatını görecek; kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir." [1]
"Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı günde, kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte O gün, onlardan herkesin kendisini meşgul edecek bir işi vardır. O gün bir takım yüzler vardır ki, pırıl pırıl parlarlar, gülerler, sevinirler. O gün nice yüzlerde vardır ki toz toprak içindedirler. Onları bir siyahlık bürür. [2]
"Her insanın amelini boynuna yükledik. Kıyamet günü kendisine, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız. Oku kitabını! Bu gün, hesap sorucu olarak sana nefsin yeter denilecektir." [3]
"Kıyamet Günü'nde adem oğlu, şu beş şeyden sorguya çekilmedikçe yerinden ayrılamaz: 1- Ömrünü nerede harcadığından, 2- gençliğini nerede yıprattığından, 3- malını nereden kazandığından 4- nerelere sarfettiğinden, 5- bildiği ile ne ölçüde yaşadığından".[4]
[1] Zilal, 99/6-8
[2] Abese, 80/33-41
[3] İsra, 17/13-14
[4] Riyazü's Salihin Trc.C.1,sh.441
***************
DOĞRULUK
Doğruluk önemli bir ahlak kuralıdır. Allah ( c.c.) şöyle buyu ruyor:
"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol." (Hud Suresi, ayet: 112)
****************
İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir. Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107.
İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez. Müslim, Fedâil, 66; Tirmizî, Birr, 16.
*************
Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mü’min) kardeşi için istemedikçe (gerçek) iman etmiş olamaz. Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71.
Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter. Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.
“Sizden her hangi biriniz, kendisi için arzu ettiği hayır ve iyiliği, mü’min kardeşi için de istemedikçe gerçek manada iman etmiş olamaz” Buhari, İman 7
****************
“Ey İnsanlar! Doğrusu biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık, sizleri birbirinizle tanışmanız için kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhahhak ki, Allah yanında en değerli olalanız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şuphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (hucurat : 49/13 )
“...Eşlerinizle, iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki) Allah’ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.” Nisâ, 4/19.
“Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyamet günü o kimseyle ben yanyana bulunacağız” Müslim, Birr 149.
*****************
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” Zâriyât, 56.
"Ey iman edenler, rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz" Hac, 22/77
“Rabbinize karşı gelmekten sakının, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, mallarınızın zekatını verin, yöneticilerinize itaat edin. (Böylelikle) Rabbinizin cennetine girersiniz.” Tirmizî, Cum’a, 80.
İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz, bir de gecesini Allah yolunda, nöbet tutarak geçiren göz. Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 12.
(Allah Rasûlü) “Din nasihattır/samimiyettir” buyurdu. “Kime Yâ Rasûlallah?” diye sorduk. O da; “Allah’a, Kitabına, Peygamberine, Müslümanların yöneticilerine ve bütün müslümanlara” diye cevap verdi. Müslim, İmân, 95.
Allah, sizden birinizin yaptığı işi, ameli ve görevi sağlam ve iyi yapmasından hoşnut olur. Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 1/275; Beyhakî, fiu’abü’l-Îmân, 4/334.
(İnsanı) helâk eden şu yedi şeyden kaçının. Onlar nelerdir ya Resulullah dediler. Bunun üzerine: Allah’a şirk koşmak, sihir, Allah’ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, suçsuz ve namuslu mümin kadınlara iftirada bulunmak buyurdu. Buhârî, Vasâyâ, 23, Tıbb, 48; Müslim, Îmân, 144.
SEVGİ ve MERHAMET
Sevgi ve Merhamet Ahlâkî davranışların temelinde insan sevgisi önemli yer tutar. Bu sebeple olgun müslüman olabilmenin şartlarından biri de bu sevgidir.
Kalbi sevgi ile dolu olan Hz. Muhammed (A.S.).şöyle buyuruyor'
"Birbirinizi sevmedikçe olgun mü'min olamazsınız."
Kalblerdeki sevginin göstergesi insanlara iyilik yapmak, şefkat ve merhametle muamele etmektir.
Hz. Muhammed (A.S.) buyuruyor ki:
"Merhamet edenlere, Allah da merhamet eder."
İslam'da sevgi ve merhamet sadece insanlığı değil; bütün yaratıkları içine alır. Hz. Muhammed (A.S.) "Bir kediyi aç bırakarak ölümüne sebep olan kadının azap göreceğini, susayan bir köpeğe acıyarak su içiren günahkar bir kişinin de bu davranışı ile Allah (c.c.) tarafından bağışlandığını" haber vermiştir.
Mü'min, ibadet sayesinde maddi ihtiraslardan kurtularak, ruhen yükselir, içi kötü düşüncelerden, dışı olumsuz davranışlardan arınarak ahlaken olgunlaşır ve Tanrı'nın sevgili kulu olur.
Rabbimiz şöyle buyuruyor:
"Ey insanlar ! Sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, (kötülüklerden) korunup sakınanlar olabilesiniz." (Bakara Suresi, ayet;21)
İslam Ahlakı
Bir müslümanın değeri, ahlakının güzelliği ile ölçülür. Bu konuda, Hz. Peygamber, kendisine en sevimli olanların, güzel ahlak sahipleri olduğunu bildirmiş. ''Allah katında en sevgili kullar kimlerdir?'' sorusuna da, ''Ahlakı en güzel olanlardır" cevabını vermiştir
Yüce Rabbimiz, insanlığı, inançsızlığın karanlığından çıkarıp iman ve güzel ahlakın aydınlığına kavuşturmak için Peygamberler ve Kitaplar göndermiştir[1].
İnsanları, asla rehbersiz bırakmamış ve son olarak da, Kur’an-ı Kerîm’i ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’i göndermiştir. İslam dininin gayesi, “Tevhîd” inancını, bütün insanların gönüllerine nakşetmeleri ve onların güzel ahlak sahibi fertler olmalarıdır. Bakınız Kur‘an, bu hususta şöyle buyuruyor:
”Ey Ehl-i Kitap! Size, kitabınızdan gizlediklerinizin birçoğunu ortaya koyup açıklayan, birçoğunu da bağışlayan Elçimiz geldi. Gerçekten size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap geldi. Allah cc. bu Kitap’la, rızasını gözetenlere kurtuluş yollarını gösterir, Kendi izni ile onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru yola ulaştırır”[2].
Hz. Peygamber (a.s)‘in gönderiliş amacını da kendileri, “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim”[3]
şeklinde açıklamaktadır. Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’i şöyle tanıtmaktadır: “Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin” ve “Andolsun ki, Allah’ın Resulü sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”[4]
Kur’an-ı Kerim, itikat, ibadet ve ahlaka ait esasları, bir çok ayette birlikte zikreder. Bu da bize, iman ile ahlaki davranışlar arasında sıkı bir irtibatın bulunduğunu gösterir. Ahlak kavramı, bir insanın bütün davranışlarını kapsar. İbadetin bir hikmeti de insanı güzel ahlak sahibi olmaya yönlendirmektir.
Bunun için güzel ahlak, Müslümanların aynasıdır.
Hz.Peygamber (s.a.v.): “İman bakımından müminlerin en olgunu, ailesine karşı şefkat, merhamet gösteren ve ahlakı güzel olandır”[5] buyurmuşlardır.
Kur’an-ı Kerim, olgun müminleri; zor günlerde yoksulu doyuran, birbirine doğruyu tavsiye eden, Allah’ın koyduğu sınırları aşmayan, kötülüğün gizlisine de açığına da yaklaşmayan, cana kıymayan, ölçü ve tartıda adaleti gözeten, ölçülü konuşan, verdiği sözde duran, insanlara karşı büyüklük taslamayan, verilen emaneti koruyan, sözü özü bir olan, ana babaya, akrabaya, komşuya, arkadaşa ve yönetimindekilere güzel davranan kişiler olarak nitelendirir.
Güzel ahlakı korumak, Yüce Rabbimizin emridir. Aynı zamanda toplum hayatını sürdürmenin ve insanlık onurunu yüceltmenin bir gereğidir. Bir insanın yaptığı kötü bir davranışın, ailesinden başlayarak bütün topluma dokunan zararları vardır. Bunun için ahlaka aykırı tavırları görüp geçiştirmek, onun yayılmasına imkan hazırlamak demektir. Güzel ahlaka aykırı görülen davranışları, uygun bir lisan ile düzeltmeye çalışmak, iyi huylu olmayı teşvik etmek, toplum için önemli bir görevdir.
“Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir”[6].
[1] Hadîd, 57/9 [2] Maide, 5/15, 16 [3] İmam Malik; Muvatta, Husnu’l Hulk, 8, II/904. [4] Kalem, 68/4; Ahzab, 33/21. [5] Et-Terğib, 4/182 [6] Al-i İmrân, 3/l
Kutsal Sevgi Üzerine

Malum gül maşuk bülbül de aşıktır. Bülbülün güle olan aşkının niçin olduğu konusunda bu güne kadar sayısız yazı yazıldı, şiirler söylendi, destanlar, hikayeler anlatıldı. Peki ama nedendi bülbülün güle olan aşkı? Nedendi ta seher vakti başlayıp tan yeri ağarıncaya kadar süren seranatın sebebi? Bazıları bülbülün güle olan aşkının sebebinin, bülbülün güle her bakışında Kainata Rahmet olarak gönderilen Hak Nebi’yi hatırlatmasının sebep olduğunu söylerler. Evet bülbül güle her bakışında Efendiler Efendisine nisbet edilmekten dolayı kıymet kazanan ve etraf-ı alemde şan ve şöhret bulan gülde, O’nun Cemalini müşahede ediyor ve bu müşahedenin şevkiyle güle seranatta bulunuyor deniyor. Gülü bizatihi renginden, kokusundan, şeklinden şemalinden dolayı değil, O’nu hatırlattığı için seviyor. Zaten esasında gafiller ve dalalete sapanların dışında her şey kendi diliyle doğru söyledin ve Hakk’a tercüman oldun deyip O’nu anlatıp, risaletini tasdik ettiğini duymuyor mu? Hayvanattan tutun bitkilere oradan alın cansız taşa toprağa kadar her şey O’nun şahidi ve Risaletinin tasdik edicisi değil mi? Gerçi O’nun bu tasdiklere ve tasdik edicilere ihtiyacı yoktur ama bu tasdik ediciler bu şehadetleriyle kendileri kıymet kazanmakta ve bülbülü güle aşık etmektedir. Kim bilir gül de bülbül de sessiz ve sözsüz konuşmalarında birbirlerine neler neler söylüyorlar… Aslında bizler de onlar gibi olunca mutlu olmuyor muyuz.. bizler de sesten ve sözden ziyade özden konuşunca, kalpten kalbe giden o yolu bulup muhabbete dalınca ve muhabbetlerimizde Muhammedî muhabbette varınca mesut olmuyor muyuz? Belli mi olur, kimini bir insan kimini bir bülbül irşad eder. Din nedir diye sorulunca Din nasihattir buyuruyor Güllerin ve Gönüllerin Sultanı. Evet kimi zaman bir arkadaşımız, kimi zaman bir büyüğümüz, kimi zaman bir kitap, kimi zaman bir ezan, kimi zaman hastalar, kimi zaman bir ölüm haberi nasihat eder bize. Kulak verip duyanlar, dikkat kesilip hissedenler de kainatta her bir canlının kendine mahsus yaşayışı, birbirleriyle olan münasebetleri ve gayet hikmetli ve mizanlı vücutlarıyla ne kadar etkili birer nasih olduklarını hisseder, görür ve zevk ederler. Bütün bülbüller kendi nevleri hesabına o muhabbet-i Muhammedi’den hissedar olmak için her gün bıkmadan usanmadan güllerin başına üşüşür ve o gül vasıtasıyla Güller Gülü’nün kokusunu duymaya çalışırlar. Güle dil döker, nameler yakar, ta ki O’ndan bir haber getirsin de ondan sonra canını versin.… Şakır… şakır… şakır… ta ki takatten kesilip bir başka bülbülün gelip gülden haber sorması için kanını güle akıtır, kanı ona hayat olsun da sonra ki bülbüller gülden haber sorsunlar diye. Bülbülün bu ısrarı bize bir şeyler anlatıyor olsa gerek. Sabır, sebat ve bütün samimiyetimizle Muhammedi kapıdan ayrılmama, sürekli tazarru ve niyaz ile halimizi ona arz etme ve O’ndan gelecek bir hüsn-ü işareti yakalama. İşte dünyalara değişilmeyecek bir hazine. Güllerin Sultanından gelecek bir işaret ve memnuniyet izharı, Rabbimizin de bizden razı ve hoşnut olacağının ciddi bir emaresidir. Gül ile bülbül. Ümmet ve Hazret-i Muhammed (sallalahü aleyhi vesellem)…
Ey her şeye gücü yeten ve herkese sözü geçen Ululardan Ulu Yüce Allah’ım! Ne gülü bülbülden ne de bizi Efendimizden ayırma!…
 İmam-ı A'zam'ın Tavsiyeleri
1) Ancak ilmi bir ihtiyaçtan dolayı devlet başkanı ile yakin ilişki içinde ol. Onun yanında ateş içerisinde imiş gibi ol. Çünkü sultan kendisi için istediğini başka hiç kimse için istemez.
2) Devlet başkanı sana bir mesele arzettiginde, söylediklerini kabul edeceğine kani olmadıkça, o meseleyi çözmeyi kabul etme.
3) Avamın (sıradan seviyesiz ve bilgisiz insanların) arasında, sorulmadanrasgele konuşma.
4) Avamın ve tacirlerin yanında ilme ve dine ait olmayan sözlerden kaçın ki, mala rağbet ve sevgin üzerinde durulmasın.
5) Evlilik hayatının tüm ihtiyaçlarını karşılayabilecek duruma gelmedikçe evlenme. Önce ilim talep et, sonra helâl mal kazan, sonra da evlen.
6) Gençliğinde hep ilimle uğraş. Çünkü gençlik, gönlün ve zihnin bos ve temiz olduğu andır.
7) Her daim Allah'tan kork, emaneti edâ et, seviyeli seviyesiz tüm insanlara nasihat et.
8) Hiç kimseyi küçük görme. Kendi vakarını tanıdığın gibi başkalarının vakar ve haysiyetini de tanı.
9) Bilgisiz kişilerle özellikle dini konularda tartışmaya girme.
10) Tartışma kurallarına uymayanlar ve çıkar elde etmek için tartışanlarla tartışma.
11) Hakki söyleme konusunda sultan dahil hiç kimseden korkma.
12) İnsanların hatalarının ardına düşme, aksine onların güzelliklerini gör. Ancak dini konularda hatalarını gördüklerini diğer insanlara bildir ki ondan sakınsınlar ve ona uymasınlar. Bu konuda hiç kimsenin makam ve mevkisinden çekinme ki, hiç kimse dini bozmaya, bidatleri hortlatmaya cesaret edemesin. Çünkü Allah bu konuda senin ve dinin yardımcısıdır.
13) Allah için, hep göründüğün gibi ol. Nasılsan öyle görün.
14) Konuşurken bağırıp çağırma. Lüzumsuz yere sesini yükseltme. Sakin ve ağırbaşlı ol.
15) Yalnız kaldığında olduğu gibi insanların yanında da Allah’ı zikret.
16) Namazlardan sonra kendine ait bir virdin (Allah’ı zikir, şükür, Kurman tilaveti ve duâ) olsun.
17) Kendini kontrol et, başkalarını gözet ki, ilmin ile hem dünyan hem de ahiretinden yararlanılsın.
18) Dünyalıklarına ve bulunduğun haline güvenme. Çünkü Allah tüm bunlardan seni hesaba çekecektir.
19) Ölümü çokça hatırla.
20) Hocaların için duâ ve istiğfarda bulun.
21) Kabirleri, ilmi ile amel eden zatları ve mübârek yerleri çokça ziyaret et.
22) Ezan okunduğunda hemen mescide koş.
23) İnsanların sırlarını açığa vurma.
24) Seninle istişare edenle sen de istişare et, ancak rasgele insanlarla değil, seni Allah'a yaklaştıracağını bildiğin kişilerle.
25) Cimrilikten sakin. Aç gözlü ve yalancı olma. Saçmalama. Her isinde mürüvvetini, insanlığını muhafaza et.
26) Dünyaya çokça haris olma, gönül zenginliği içinde ol. Fakir olsan bile kanaatkârlığını, gönül zenginliğini ortaya koy.
27) Eşyalarını rasgele insanlara değil, güvendiğin kişilere teslim et. İşlerini de onlara gördür.
28) Su adinin bayağısı olan dünyayı hep hakir gör, geçici olduğunu aklından çıkarma. Allah katında olanın daha hayırlı ve daha kalıcı olduğunu unutma.
29) Bir toplum seni öne geçirmedikçe, ne namazda ne de başka islerde onların önüne geçme.
30) İlim meclislerinde kızma, kendini bilgisizlerle ölçme.
31) Bu öğütlerime sarıl ki, Allah’ın izni ile önünde sonunda ondan faydalanasın. Beni de duândan unutma. Ben ancak senin ve Müslümanların maslahatları, yararlanmaları için bu tavsiyeleri yaptım.
August 13
 |
<<<YAZICIDAN ÇIKTISI ALINIP MUTFAĞA ASILMASI VE HER YEMEKTE OKUNMASI TAVSİYESİ İLE>>>
YEMEK DUASI
Ey bizi nimetleriyle perverde eden SULTANIMIZ!
Bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahfettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zeval ve teb'id ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti raiyyetini başıboş bırakıp idam etme. YA RAB! kusurumuzu affet bizi kendine kul kabul et. Emenetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Ruhumuzu cesedimize, kalbimizi nefsimize, aklımızı midemize hakim eyle. Lezzeti şükür için isteyen kullarından eyle. YA RAB! Resulu Ekrem Aleyhissalatü Vesselamın bereketi hürmetine bize ihsan ettiğin maddi ve manevi rızkımıza bereket ihsan et!.. Amin!...
(Risale-i Nûr Külliyâtı'ndan...)
bunu da kendim hazırladım...isteyen arkadaşlar bunu çıkarabilir...
Kur’an’a göre ideal müslüman kadın karekteri
Müslüman Kadın Allah'a Teslim Olmuştur
Müslüman Kadın’ın İdealleri Büyüktür
Müslüman Kadın Asil, Güçlü ve İradelidir
Müslüman Kadın Duygusal Bir Kişilik Göstermez
Müslüman Kadın Samimi ve Doğaldır
Müslüman Kadın Cesur, dengeli ve dürüsttür
Müslüman Kadın Boş Sözlerden ve Boş İşlerden Sakınır
Müslüman Kadın Sabırlı, İffetli ve Onurludur
| | August 12
Tesettürlüyüm Çünkü …
En önemlisi artık benim bir dâvam bir duruşum var;
Sokaktaki insandan ayrılışım var.Çünkü tesettürlüyüm. Halk nazarında değer biçilmek değil amacım; Hak nazarında değere şayan olmak artık…
Yavuz Sultan Selimin kulağındaki küpe misali.. Allahı hatırlamak ve hatırlatmak için.. Yaratılış gayemin gereği… Özel olduğum için .. Özel hissettiğim için .. İnsanların gözünde değil Rabbimin nazarında özel olduğum için.. Kulluğumun gereği.. Rabbimin rızasını kazanmak için..
Tesettürlüyüm çünkü; sorusunu yıllar evvel kapanmama rağmen son bir yıldır sormaya başladım. Neden sorusu ise şöyle ; Yozlaşan bir toplumun yozlaşan bir bireyi olduğum için. Geçen yıl sohbetlere giderdim. Kızlar çok rahat bir şekilde iş yerlerinde başörtülerini açıp işe gittiklerini söylemişlerdi. İşte bu noktadan kafama bir balyoz indi! Acaba tesettür sadece başı belli dairelerde örtüp belli çizgilerde mi müsamaha göstermek idi? Ya da O’nun rızasını almak için yol bu muydu? Bazen hangi toplum içinde iseniz o fikir ile empoze ediliyorsunuz. Daracık bir pantolon giymek üzerine bir başörtü örtmenin tesettür olduğunu yedirdiler bizlere. Ve buna geçen yıla kadar hoşgörü(!) ile yaklaşıyordum. Sorgulamak için çok geç kaldım mı bilmiyorum ama ; Her an gözlemleyerek. Üzerimdekilerden paye çıkararak ve doğruyu yapmaya çalışarak. Ve bana gerçek değerimi verdiği için ; Tesettürlüyüm diyorum. Tesettürlüyken daha rahat olduğum için, Dışarıda kendimi en rahat hissedebileceğim giyim şekli olduğu için, Allah rızası için, Birtakım kötü gözlerden koruduğu için, Tesettürlü bir insan dış görünüşüyle değil de kişiliği ve ahlakıyla davranışlarıyla, düşünceleriyle ön planda olduğu için…
Aslında şanslıyız biz sanlı olduğumuzu bazen geç bazen çok geç anlasak da .. Biz bir şeyleri aramadık… Önümüze tepsiyle geldi dinimiz sen Müslümansın dendi mezhebimiz şu dendi efendimiz Hz. Muhammed Mustafa dendi… Kâğıtlara yazardı babam soruları hatırlıyorum kaç yaşındayım bilmiyorum… kura çekerdik .. Cevapları aradık… İmam hatibe gittik öğretilmeye çalışıldı dinimiz ne kadarını aldık??.. Bu soruyu sorduğumda hala kafamı taşlara vuruyorum şimdiki aklım olsa ah olsa… Neyse herkesin bir geçiş devresi oluyor herhalde benimde oldu imam hatipteki tesettürlülüğümü bir dönem tabiri caiz ise modern tesettürlük adı altında bas bas bağıran vicdanımı susturarak devam ettirdim… Rabbe şükür bu dönem kısa sürdü… Kendime geldiğimde Rabbe şükür namazım bileziğimdi… Zaten o olmasa herhalde bu dönemden çıkamazdım… Elhamdülillah Rabbime hamdu senalar olsun bin şükür kırk bin şükür tesettürüme dikkat ediyorum… şimdi tesettüre girmeye çalışan arkadaşlar var kapanmanın sadece saçlardan ibaret olduğunu sanıyorlar ama onlarda suç değil çevrede suç tesettürün boyutunu öyle bir daralttılar ki sadece saç kapanmalı boyun boğaz ortada dar mar giyin gitsin ne olacak dedirten hale geldi… Çevremiz bilinçlenmeli… Kapalılık namaz yaşlanınca evlenince olacak geleneğini kırmalıyız arkadaşlar…
Nefsimden Rabbime sığınıyorum çünkü nefsim çok büyük… İstemem den önce geçen devreler var eğer çocuğumuzu bebeklikten başlayan bir eğitime sokarsak böyle bir cümle olmaz diye düşünüyorum tabii ki ilk önce bizim yaşantımız… Bizim ayrı iken çocuğa şunu yap dersek tabii ki böyle bir şey olmaz. Yani ilk iş geleceğin annelerinde… (valla şahsen korkuyorum bu devirde çocuk yetiştirmeye Allah yardımcımız olsun…) Tabii ki de şöyle bir durumda var sen ne kadar yetiştirirsen yetiştir arkadaş çevre etkisi… Bu da aslında aileye bağlı sıkmadan yumuşak bir davranışla ama üstündeki disiplini asla bozmadan arkadaşlarını tanımak onunla arkadaş olmak ama anne kız olduğunu unutmamasını sağlamak… Yani ip üstünde cambazlık yapmak gibi… Allah yardımcımız olsun %85 bizim sorumluluğumuz ….
Tesettürlüyüm çünkü
her varlığa sevgi duyuyorum her varlık O na çıkıyor O nu seviyorum..tesettürlüyüm çünkü;Rabbim bize zinet değerinde bakıyor ve ben bu zineti en iyi şekilde muhafaza etmek istiyorum tesettürlüyüm çünkü;kadınlık vasfıyla deği,insan vasfıyla hayatta ilerlemek istiyorum tesettürlüyüm çünkü ehli imana zarar vermek istemiyorum tesettürlüyüm çünkü;tesettürün en baş vasfı başörtüsünü ilk önce kalbimde sonra kafamda taşıyorum tesettürlüyüm çünkü;islamı yaşamayı kolaylaştırıyor hayatımın her safhasına yaymamı sağlıyor. tesettürlüyüm çünkü bana Rabbimi hatırlatıyor ve hatırlatanlardan olmak istiyorum tesettürlüyüm çünkü ;KULUM DİYE YADEDİLENLERDEN OLMAK İSTİYORUM…..
Tesettürlüyüm çünkü hürüm ben…
tesettürüm sayesinde namahremim saygı duruşuna geçmek zorunda… (öyle bir temsil etmeliyim ki bu olmak zorunda) Tesettürlüyüm çünkü Hak böyle istiyor… Hakk istedi mi, şek yok şüphe yok koşul yok şart yok… Tesettürlüyüm çünkü hürüm ben… Budur sebebi örtümü başımda taşırken gözlerimin ışıması… Gurur addetmeyiniz…
Tesettürlüyüm Çünkü;bence bu sorunun cevabı sadece ‘Allah rızası için‘ olmalı eğer işin içine sosyal sebepleri katarsak karşımıza biri çıkar ve der ki neden namaz kılıyorsun?hadi buyrun buna da sosyal sebepler getirin halbuki uzun uzadıya şu yüzden bu yüzden demek yerine vereceğimiz cevap “ALLAH IN RIZASI İÇİN” olursa zaten işin içine bir çok sebebi katmışız demektir.selametle arkadaşlar.
Tesettürlüyüm Çünkü..Kem gözler-çirkef bakışlar bana göre değil…. Allah’a İtaat Ediyorum..
Tesettürlüyüm...Çünkü Allah’a Teslim oldum Tesettürlüsün Çünkü güzelsin ve güzel olduğun için gizlisin(saklısın),Gizli olman emredilmiş…Göz önünde olanın, kolay ulaşılanın ne değeri vardır ki?… August 10
O daima yaşayandır. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O halde O'na Dininde ihlâs (ve samîmiyet) erbâbı olarak "Hamd olsun kâinâtın Rabbi olan Allah'a" (diye) duâ edin... (Mü'min Sûresi/65)
Müslümanın Hayatında Namaz İbadetin Önemidir...
August 08
Gönüller birdir dünyalar ayri olsa da... Arkadasliklar,sevgiler,asklar yalan olsa da umurumda degil, dünya yansa da biz dostu unutmayiz, dost uzakta olsa da...
|
ZİYARETÇİ DEFTERİME NOT BIRAKMAYI UNUTMAYIN!!!
|
|
.
Mahşerinde belirli zamanı var, O'nu takdir eden yüce Allah var. Takdir edilen zamanı gelince, Yüce Allah OL emrini verince, Öncelikle melekler dirilecek, Onlara yeni görev verilecek. Allah, Cebrâil'e emir verecek, "Habibim Muhammed'e git!" diyecek. "Sakın korkmasın! Sûr üfürülünce, Üzülmesin ümmetin görmeyince". Cebrâil gidip dünyaya bakacak, Farklı dünya ile karşılaşacak. Ah! Ne Medine var, ne Uhud Dağı, Ne Mekke, Kâbe var, ne de Nur Dağı. Yeryüzü harab olmuş, tek canlı yok, Mescid yok, Mihrab yok, namaz kılan yok. Dünyaya hüzün çökmüş, her şey mahzun, Yer mahzun, gök mahzun, melekler mahzun. Cebrâil de, mahzun mahzun beklerken, "Muhammedim kalksa da, görsem" derken. Allah, İsrâfil'e emir verecek, İsrâfil derhal Sûr'a üfürecek. İsrâfil tekrar Sûr'a üfürünce, Kabirler sarsılıp, alt üst gelince, Atomlar birbirine karışacak,
Bedensel yapılar tamam olacak. Berzahta bekleyen Ruhlar koşacak, Her biri kendi bedenin bulacak. Kabirden kalkış çok âni olacak, İnsanlar çılgın gibi fırlayacak. "Kabrimizden kim kaldırdı?" diyecek, İster istemez Mahşer'e gidecek. Kabirden kalkış çok farklı olacak, İnancına göre sıfat alacak. Kimi yürürken, kimi sürünecek, Kimi nurlu, kimi kara olacak..
Mahşer yeri bu dünyada olacak, Tüm canlılar orada toplanacak. Güneş, dünyaya çok yakın olacak, Cehennemî bir sıcaklık olacak. Mahşerde sürekli gündüz olacak, Bir günü tam elli bin yıl olacak. Beyin kaynayıp, ciğerler yanacak, İnsanlardan korkunç terler akacak. İnsan, hayvan bir arada olacak, Cinler, şeytanlar da orda olacak. Melekler saf saf halka olacak, Mahşer yerini çembere alacak. Aşırı korkunç izdiham olacak, Çıplak bedenler birbirin yakacak. Cehennem Mahşer'e getirilecek, "İşte! Cehennem budur" denilecek. Cehennem öfkesinden patlayacak, Ateşini etrafına saçacak. Nefsi nefsi korkunç bir an olacak, Ana-baba yavrusundan kaçacak. Günah işleyen çok pişman olacak, Kahrından ellerini ısıracak. Ciğeri yanacak, dili sarkacak, Bir damla suya hasret kalacak
Sonra amel defteri dağılacak, Gökten kar tanesi gibi yağacak. O an heyecan doruğa çıkacak, Herkes yaptığını orda bulacak. Kimine sağ yanından verilecek, İşte onlar, Cennet ehli olacak. Kimine sol yanından verilecek, Onlar da Cehennem ehli olacak. Allah'a, âhirete inananlar, Namazlarını düzenli kılanlar, Tesettür emrine bağlı olanlar, İlâhi emri tam uygulayanlar, Bunların sağ eline verilecek, Melekler onları tebrik edecek. Yüzleri gülecek, sevinecekler, "Bakın bakın!" diye gösterecekler. Korkuları, kuşkuları gidecek, Dostları onlara gıpta edecek, Arş'ın gölgesinde dinlenecekler, Havz'ı Kevser suyundan içecekler, Melekler onlara müjde verecek, "Sizlere korku, hüzün yok" diyecek. Ya Din'e, Kur'an'a karşı olanlar, Sapıtıp, taşa puta tapanlar, Çağdaşlığı hayasızlık sananlar, Genç kızın örtüsüyle oynayanlar, Bunların sol eline verilecek, O anda tüm ümitleri sönecek. Çılgın gibi sağa sola bakacak, Kahrından ellerin ısıracak. "Ah! Kabrimde toprak olup, kalsaydım, Şu an Mahşer yerinde olmasaydım". Ağlayıp pek çok ah vahlar edecek, Seller gibi gözyaşları dökecek. Melekler acıyarak seyredecek, "Dünyada ağlasaydın ya!" diyecek..
Ardından sorgulama başlayacak, Adâlet Mîzan'ları kurulacak. Mîzan'da sevap-günah tartılacak, İlk sorgulama imândan olacak. İnançsız, sapık görüşlü olanlar, Taşa puta tapan müşrik olanlar, İslâm'a, Kur'an'a karşı olanlar, Mü'minlere baskı zulüm yapanlar, İlk sorgulamada elenecekler, Zebâniye teslim edilecekler. Ayağında zincir, boynunda demir, Allah, Zebâniye verecek emir. "Atın atın! Cehennem'e bunları, Gazabım, ateşim yaksın bunları!". "Dinim İslâm! Rabbim Allah! " diyenler, Allah'ın emrine boyun eğenler, İlk sorgulamada elenmeyecek, Namaz'ın sorgusuna geçilecek. Namaz'ın sorgusu çetin olacak, Tüm ayrıntılar ortaya konacak. Tam erginlik çağından başlanacak, Her vakitten tek tek sorgulanacak. Eğer bir vakti kazaya kaldıysa, Sonra onun kazasın kılmadıysa, Mîzan başında çok terler dökecek! Bilmem hesabını nasıl verecek? Kılınan ve kabul olan namazlar, Mîzan'ın sağına konulacaklar. Kılınmayanlar sola konulacak, Günahı aşırı korkunç olacak. Namaz, Mîzan'da etkili olacak, Çünkü sevabı çok fazla olacak. Beş vaktini düzenli kılanların, Kaza borcunu tamamlayanların, Sorgulamaları kolay geçecek, Kılmayanlar onlara imrenecek. Diğer farzlardan da sorgulanınca, Oruç, zekât ve hac tamamlanınca, Sonra sıra haramlara gelecek, El, ayak, deri tanıklık edecek. Bu dünyada açık saçık gezenler, Allah'ın emrine isyan edenler, Bilmem ki nasıl hesap verecekler! Ah! Dünyada bunları düşünseler! İçki içen, yetim malı yiyenler, Faiz, rüşvet, haramla geçinenler, Kumar oynayan, yalan söyleyenler, Gıybet eden, yalan yemin edenler, Kul hakkından da tek tek sorulacak, Mazlum, zâlimden hakkını alacak. Ana, baba, evlât, komşu hakları, Karı koca, yetimlerin hakları, Vuran, kıran, sözlü hakaret eden, Mazlum'a, garibe işkence eden, Haklar, sevap olarak verilecek, Hiç kimse hakkını af etmeyecek!... Zâlimin sevabı yetersiz ise, Ya da hiç sevap işlememiş ise, Mazlumum günahından yüklenecek,
Çift günahla Cehennem'e gidecek!.. Sevap ve günah tartıldıktan sonra, Haklılar, hakkını aldıktan sonra, Mü'mine Cennet yolu açılacak,
Çekilen tüm çileler son bulacak!..
|
yazı için "firdevsi ala" ya çok teşekkür ederim
•вαzı мєℓєкℓєяιи νє яυнαиιℓєяιи яυнυиυz∂αи çıкαи
ιçтєи αиℓαмℓαя∂αи уαяαтıℓ∂ığıиı вιℓιуσямυу∂υиυz؟
•ιℓαнι ѕєνgιує кανυşмυş ιиѕαиℓαя кєи∂ιℓєяιиι fєℓαкєтє ѕüяüкℓєує¢єк
вαşαяıℓαя∂αи мαняυм вıяαкıℓıяℓαя
•ιиѕαи уαℓαи ѕöуℓє∂ιğι zαмαи мєу∂αиα gєℓєи мαиєνι кσкυ∂αи ∂σℓαуı мєℓєкℓєя кєи∂ιѕιи∂єи вιя мιℓ(уα ∂α 1,5 км) υzαкℓαşıяℓαя.(н.ş.)
_İSTEMENİN ESRARI_
MUHAMMED BOZDAĞ IN KİTABINDAN
|
August 06 İNNA LİLLAHİ VE İNNA İLEYHİ RACİUN!!!..... August 05 ALLAH'IM CÜMLEMİZİ SEVDİĞİN RAZI OLDUĞUN KULLARINDAN EYLE
August 04
ÖZLEDİM SENİ
özledim seni... ayrılık yüreğimi uyuşturuyor karıncalandırıyor nicedir. beynimi uyuşturuyor özlemin... çok sık birlikte olmasak bile benimle olduğunu bilmenin bunca zamandır içimi ısıttığını yeni yeni anlıyorum Yokluğun, Hatırladıkça yüreğime saplanan bir sizi olmaktan çıkıp mütemadiyen bir boşluğa Sabahları seni okşayarak başlamaları aksamları her isi bir kenara koyup seninle baş başa konuşmaları özlüyorum; oynaşmalarımızı, yürüyüşlerimizi, sevimli haşarılığını, çocuksu küskünlüğünü... Nasılda serttin başkalarına karşı beni savunurken; ve ne kadar yumuşak bir çift kısık gözle kendini ellerimin okşayışına bırakırken Gitmeni asla istemediğim halde buna mecbur olduğunu görmek ve sana bunları söylemeden ''git artık'' demek ''beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk kavuşacaksın mutluluğa'' demek sana nede zor seni görmemek ve belki yıllar sonra karsılaştığımızda bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden... yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek....
|
TutabiLseYdiM gözyaşlarımı ellerimle...
Tane tane gösterebilseydim sana ...
Gözyaşlarımın ümitsizliğini, çaresizliğini;
Üstündekileri sana okutabilseydim ...
Damla damla ayrı ayrı yazdıklarını;
Birleşince ne şekle geldiklerini;
Duyumsatabilseydim...
Kokularını yayabilseydim etrafına...
Algılayabilseydin
kokularını;
Duyurabilseydim haykırışlarını ...
Uğruna geldikleri nedeni anlatabilseydim...!
| August 03
'' Bil ki ey sevgili !
Ben seni aklımdan hiç çıkarmadım
Ben sadece aklımı çıkardım
Ve böyle bilsin bütün dünya
Ben aklımı senin ramına değil
Senin uğruna senden çıkardım ! ''
|